Alim Efe

Ne kadar okullu olma seviyemiz yükselse de, eğitim sistemimiz doyurucu olmadığından; beyni tok, görgüsü çok insanlar yetiştiremiyoruz. Bu bakımdan, karnı hep şiş, hazımsız insanlar toplumu olduk çıktık. Aksini söyleyen varsa, beri gelsin.

Eğitimini alsın, öğretim görsün diye, ana babasının binbir fedakarlıkla okula gönderdiği çocuklarımızdan biri, kendisine bakmaya gelmiş bir bakana yumurta atmış. O yumurta da omlet olmak için tavaya düşercesine gidip bakanın yüzüne yayılmış. Soyadıyla müstesna, müsamaha sahibi olması gerekir diye düşündüğümüz bakanımız; hoşgörüden uzak, hazımsızlık içinde "bana atacağına o yumurtayı, ye doyun" demiş.

Devamını oku...

Alim Efe
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   

Alim Efe - Bir Yiğidin Gerçek Hayat Hikayesi

 

Yayın Yılı 2011

 

Sarı Dere Umman Denizi gibi büyüktü… Koca dağın yamacına sırtını verdi; Sarı Dere’nin karşı yamacında, kendisine bakan tarafında düşmanını gördü… Hedef tahtası gibiydi…

Hayta, martini kucağına aldı, mekanizmayı küçük topundan tutup önce ileri, sonra geri çekip mermiyi namlunun haznesine sürdü ve kendini beklemeye aldı. İkilem içerisindeydi:
“Vurayım mı, vurmayayım mı?”
“Ateş edeyim mi, etmeyeyim mi?”
“Ben orada, o da burada olsa, o bana mutlaka ateş eder, beni vururdu. Bu adam buradan kaybolmadan düşünüp kararımı vermeliyim.”

Hayta gözü pek biriydi. Martini’yi (Mavzerin değişiği bir silah) yanından hiç eksik etmezdi. Silah Hayta’nın en büyük dostu, en güvendiği yardımcısıydı. Yardımcısı da ne, her şeyiydi…

 

Haksızlıklara tahammülü olmadığından, bazı çevrelerce sevilmez, aleyhine söylentiler düzülür, düşmanı bir iken bin tane yapılırdı. Bunun için dostu az, düşmanı çoktu. Dost görünenlerde, Hayta’nın düşmanıydılar esasen. Çünkü yüzüne konuşurlarken dost görünüyorlar, arkasından yapmadıklarını bırakmıyorlardı.
Sarı Dere’nin karşı yamacında, Kızıl tepenin böğründe nişangâhına aldığı kişi, dost görünenlerin kendine düşman ettikleri; suçsuz, gariban ve fakirin biriydi. Ne var ki, mütegallibeler hiçte boş durmuyor, Hayta için sürekli düşman üretiyorlardı. Böyle böyle Hayta’nın bir yığın hasmı olmuştu. Kime kurşun değdireceğini bilmez hâllerdeydi.
Alim, Hayta’nın imrendiği kahramanıydı… Namı, ünü çok uzaklara giden Alim, aslında Dinarlıydı. Birazda eşkıyalığı vardı, denilirdi kendisi hakkında… Lakin ona çoğu insan eşkıyalığı konduramaz, bahadır olarak anarlardı.
Alim’in yarı ömrü mahpushanelerde geçmişti. Bu babayiğit insana ağıtlar yakılmış, türküler düzülmüştü:
“Dinar yolu gele gide aşındı
Alim Efe mahpushaneye taşındı” diye…
Alim hapishanedeyken de, dış dünyadayken de namının gittiği her yeri tir tir titretmişti. “Alim” adını duyan herkes ürperir, yüzüne korku nöbetleri gelirdi. O, yaşadığı yıllarda adının üstüne toz kondurmayan yiğitler yiğidi, yürekli biriydi. Ta ki Dinar’da yonca altında, darağacındaki yağlı ilmeğe boynu geçinceye kadar…
Ne zamanki başı önüne düştü, bedeni nefes almaz, nefes vermez oldu; işte o vakit, ondan çekinen insanların yüzlerindeki korku azıcık kaldı. Hele hele düşmanları adamlar saldılar, Alim Efe’nin idam edilip edilmediğini öğrenmek için… İşi şansa bırakmıyorlardı.
Alim Ağa’nın yahut Alim Efe’nin idam edilişinin kesinleşmesinden sonra düşmanları davullar vurdurup halaylar çektirdiler. Bu defa idamına türküler yakıldı:
“Alim Efe düşmanlarına korku saldı
Bölük bölük jandarmaları tek başına yardı
Bir gece kurulan darağacına
Alim Efe sabaha karşı asıldı.”

 
 

Turkish Arabic English