Ayfer AYTAÇ Kimdir?
Ayfer AYTAÇ Kimdir?
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Perşembe, 10 Kasım 2011 00:32
Müslüman Türk İmparatorluğu Şanlı Osmanlı’nın çeyrek asır boyunca Cezayir Kadılığını yapmış Türk Mithat Efendi’nin, Osmanlı Sarayında uzun müddet baş ağalıkta bulunmuş Şam Fatihi diye nam salmış Hacı Hasan Paşa’nın, Müderris Hacı Hasan Hüseyin Efendi’nin ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda iki dönem mebusluk ve iki dönem de Isparta belediye reisliği yapmış, tarihçi yazar, avukat ve hâkim Böcüzâde Süleyman Sâmi Efendi’nin, kardeşi Isparta Ticaret Odası’nın Kurucu Başkanı Böcüzâde Mehmet Efendi’nin ve Âsım Aytaç’ın torunu olan Ayfer Aytaç; Doğruya destek, yanlışa muhaliftir. Doğru nedir, yanlış ne demektir? Doğru Hak ve Hakikattir. Kur’ân ve Sünnettir. Yani Allah’ın buyurduğu, peygamberin bu buyruğa uyduğu, takip etmemiz gereken yoldur. Bunun zıttı olanlar yanlış yöndür.
 
 
Gazeteci ve Yazar Ayfer Aytaç, 1955 senesinin mart ayında babasının memuriyeti sebebiyle Isparta’nın Yalvaç ilçesinde, ilçenin meydanlığındaki koca çınarın yanından geçen bir sokağın hemen girişindeki evde dünyaya gelmiştir. Soy kütüğü, Isparta merkezdeki Bey Mahallesi’ne (günümüzdeki ismiyle Gazikemal Mahallesi) kayıtlıdır. Baba tarafından bütün soyu, Osmanlı soyundan gelme, yerli Ispartalıdır.
 
 
Ayfer Aytaç kendini şöyle anlatıyor: "Baba tarafımdan dedelerimden biri, Isparta’nın tarihini ilk kez İzmir Hizmet Gazetesi’nde tefrikalar hâlinde yazan, daha sonra dedemin torunlarından, yakın akrabam Eski Sağlık Bakanı Suat Seren’in "Isparta Tarihi" ismiyle kitaplaştırdığı eserin müellifi, iki dönem Isparta milletvekilliği yapmış, iki dönem de Isparta Belediyesi Başkanlığı görevini yürütmüş Böcüzâde Süleyman Sâmi Bey’dir. Yazarlığım onun genlerinden geçme. Gazeteciliğimse, babamın öz dayısı olan Muammer Kaylan’dan. Kendisi, eski Hürriyet Gazetesi’nin çok uzun yıllar Amerika Birleşik Devletleri temsilciliğini yürütmüştür.
 
 
Yazarlığımı keşfeden isim, Isparta Cumhuriyet İlkokulu’nun değerli müdürlerinden Bekir Türk olmuştur. 1964 yılında ilkokul üçüncü sınıfta okurken Akdeniz Bölgesi ilkokullar arası hikâye yarışmasında birinci olmuştum. Daha sonra defalarca kompozisyon yarışmalarında derecelerim ve ödüllerim oldu. Derken bir gün okul müdürüm Bekir Türk, bana şöyle dedi: ‘Kızım sen at değilsin ki, yarıştan yarışa katılasın. Boş ver yarışmaları, sen yarınlar için içinden gelenleri sürekli yaz. Gelecek nesil bugünleri senden öğrensin.’ Okul müdürüm böyle demişti, ancak âilem yazmama karşıydı. Âilem diyordu ki: ‘Kalemden ve kelâmdan para kazanılmaz. Sen de Ispartalı her kız gibi halı doku.’
 
 
O zamanlar Isparta’da kadının-kızın çalışması, adının bir şekilde duyulması ayıp sanıldığından, âilem gizliden yazdığım nice hikâyemi, makalemi yırtıp, yakmıştır.
 
 
Fakat kaderde olanın önüne kimse geçemiyor. Ben yılmadım, geceleri ay ışığı eşliğinde gizliden yazdığım şiir ve hikâyelerimi biraz yetişkin olunca (13-14 yaşlarımda) âilemden gizli, bayramlarda ellerini öptüğüm âile büyüklerimin verdiği harçlıklarımdan biriktirdiğim paraları posta parası edip, Hürriyet Gazetesi’nin Kelebek ekine ulaştırdım. Orada birkaç kez yazdıklarım yayınlanınca, her gün bu gazeteyi alan bir komşumuz, yazılarımı, adımı ve şehrimi okuyunca, bana destek olacağını söyleyip, elimde müsvedde ne kadar hikâye, şiir varsa alıp Isparta’nın ilk yerel gazetesi olan Isparta Gazetesi’ne gönderdi. Ben henüz çocuk yaşta olduğumdan, ilimizdeki böyle bir gazetenin varlığından haberim yoktu. Komşumuz demişti ki bana: ‘Yazdıkların çok güzel, ama ulusal gazetede her zaman yer vermezler. Yerel gazetenin sahibi de beğenecek yazını ve her yazdığını yayınlayacak, görürsün.’
 
 
Bu şekil sâfiyâne bir hevesle gazeteye yazılarım gönderildi. Fakat yayınlanıp yayınlanmadığını takip edemiyordum. Aradan üç hafta geçmişti ki, gazetenin bir çalışanı nüfus müdürlüğünden adresimi öğrenerek evime geldi ve gazete sahibinin beni görmek istediğini söyledi. Âilem şiddetle karşı çıktı ‘olmaz!’ diye.
 
 
Lâkin ben her şeye rağmen, her türlü riski göze alarak karşıma çıkan fırsatı değerlendirdim. O andan sonra geriye dönüşüm de olmadı. Yaydan çıkmış ok gibi bir ânda gazete ortamında buldum kendimi. Sene: 1974 baharıydı.
 
 
Önce yazar olarak başladım gazetede çalışmaya, sonra gazetenin kıdemli yazarı oldum. Her konuda yazıyordum. O günlerdeki TRT’nin Isparta temsilcisi, aynı zamanda başta Hürriyet, Milliyet ve Cumhuriyet olmak üzere, Marmara ve Ege Bölgesinde yayınlanan tüm ulusal gazetelerin Isparta temsilciliğini yapan Bayram İleri, bana gazeteciliği de aşıladı…
 
 
Bir müddet sonra, yine kaderin yönlendirmesiyle kendisiyle evlendim. Bu evliliğimden dört evladım oldu. 13 yıl süren evliliğimiz iş arkadaşlığından farklı olunca: ‘Farklılıklarımız uyuşmadı hâkim bey’ diyerek bir celsede ayrıldık. Zira her ikimiz de aslında mesleğimize sevdalı olduğumuzu anlamıştık. Ayrılık sonrası ikişer yaş aralıklı çocuklarımı ben yanıma almıştım. Hem işimin yoğunluğu hem de çocuklarımın bakımı zor olacağından; o günlerde yurt genelinde bile henüz yaygın olmayan, Isparta’da ise hiç bilinmeyen ‘özel anaokulunu, öncü olup açtım. Ve o günlerde her çalışanın arabası yoktu, benim de ağabeyim ek iş olarak taksicilik yapıyordu. Anaokuluma kayıtlı çocukları evlerinden alıp, evlerine bırakma sistemini, yani okul servisçiliğini de ilk ben getirdim Isparta’ya. (Belki de tüm Türkiye’ye) 0-6 yaş grubu çocuklara özel okul açmaktaki maksadım hem kendi çocuklarımın hem de giderek yaygınlaşmakta olan çalışan kadınların çocuklarının bakımına kolaylık getirmek ve küçük beyinleri Allah’ın rızasına nail olma doğrultusunda eğitmek içindi. Allah’ın izniyle bu işte de alnımın akıyla muvaffak olmuştum; lâkin birkaç sene sonra sevdiğim meslek olan gazetecilik ile kavuşmayı daha çok münasip bulmuş ve tercih etmiştim. Bir süre daha aktif çalıştıktan sonra mesleğimin muhabirlik yönünü askıya aldım. Çünkü arkamdan taklitçilerim hızla üremeye başlamışlardı. Ve işin cılkını çıkartır olmuşlardı. Pisliğe bulaşmadan çekilmek en uygunuydu. Öyle de yaptım.
 
 
Gazeteci ve yazar olarak Isparta ve Demokrat gazetelerinde uzun soluklu, disiplinli ve Hak rızasını kazanmak adına hep halk taraflı bir hizmet sergiledim. 1990’lı yılların başında Isparta’ya ilk kurulan yöre ve bölge televizyonu olan BES TV’de programcı, yapımcı, haber müdürü, sunucu olarak üç sene aralıksız olarak çalıştım. (1995 senesinde idaresinin el değiştirmesi dolayısıyla adı Kanal 32 oldu) Ispartalılara yerel televizyonu benimsettim. Aynı dönemlerde bir süre de yine Isparta’nın ilk radyo yayın istasyonu olan Gülistan Radyosu müdürlüğünde ve program sunuculuğunda bulundum. Fakat ağırlığı televizyon programcılığına vermiştim. Bu alanda, daha önce hiçbir yerde örnekleri olmayan programlar hazırlayıp montajını, sunumunu kendim yaptım. Isparta’ya görmediklerini, bilmediklerini sergiledim. Olumsuzlukların üzerine cesaretle gitmem, kendi çıkarıma değil, Hakk korkusuyla halkın çıkarına çalışmam, haklının savunuculuğunu yapmış olmam Ispartalıların takdirini toplamıştır.
 
 
1994 senesinin ağustos ayına kadar televizyonda çalışmalarım devam etti. Televizyondaki başarılarım beni Isparta Belediyesi’nin Basın ve Halkla İlişkiler Müdireliğine getirmiştir.
 
 
Bu konumda da şahsım Isparta Belediyesi’nin kendisine imza yetkisi verilmiş olan ilk hanım yöneticisi olmuştur. Uzun seneler aralıksız yaptığım yöneticilikten, bazı siyasilerin dalaverelerine göz yummadığım için, köprüyü geçene kadar ayılara dayı demediğim için yoğun baskı gördüğümden kendi isteğimle 2000 senesinin mayıs ayı sonunda emekli oldum."
 
 
Emekliliğinin akabinde İstanbul’a taşınan Ayfer Aytaç, "Ay Işığı Sevgi İstiyor" isimli ilk kitabını yayınlamıştır (2001).
 
 
Bir kapkaç saldırısında basın çantasını (maddi değeri yüksek fotoğraf makinesi, yani ekmek teknesi içindeyken) çaldıran Ayfer Aytaç, İstanbul’a değil de bazı insanlarına biraz kırılarak Isparta’ya dönüş kararı almıştır. Biraz da bu hadiseden mütevellit "Unut Beni İstanbul" adını verdiği ikinci kitabını, henüz İstanbul’dan ayrılmamışken çıkarmıştır (2002).
 
 
Ayfer Aytaç kitaplarına yönelik hitabında şu beyanda bulunmuştur: "Şu satırlarımın her bir harfinin hakikatine emin olun, kendim kitap basımının içinde, o kirletilmiş alanda var olmak istemiyordum. Kitap yazımını ileriki yıllarda ömrüm vefa ederse meslekî anılarım olarak değerlendirmeyi uygun buluyordum. İstanbul’da uğradığım hırsızlık olayı, maddi sarsıntı yaşamama hatta moralimin zayıflamasına sebebiyet verdi. Gazeteci arkadaş sandığım, çok zaman evveli İstanbul’a gelip boşlukta yer kapmış, nam yapmış olanlar, ‘bir kitap hazırla basımına, satımına destek oluruz, bu badireyi atlatırsın’ dediler. Ani kararla attığım bu adımda geri dönüş yapamadım. Sadece onlar ne derse aynısını yaptım. Dünyalık bakışımda bir hayli saf yönüm vardır. Her yüze güleni kendim gibi sanmasam da, arkadaşım olduğunu zannettiğim kişiden şüpheye düşmem. İlk kitabımı gece gündüz aralıksız hazırlayıp arkadaşlara durumu ilettim. Kitabım adını sordular. Henüz koymamıştım. ‘Kadının Sesi’ diye düşündüm. ‘İlk sayfasında da bu cümle yazılı, bakın’ dedim. İsmi namlı arkadaşım ‘ben bunu bir inceleyeyim, uygun olursa dediğin isimle yayınlatırız’ dedi. Ertesi günse: ‘Kitabına koyduğun ismi uygun bulmadım, kadının sesi mi çıkarmış?’ deyip, insanlar seni bu ilden değil, ülkeden bile sürerler, süründürürler diye çıkıştı. ‘Yazık olmasın sana. Kitabın sevginin öneminden dem vuruyor, sen gel buna yönelik bir cümleyle isimlendirelim’ diyerek tebessümünü de kattığı bu sözleriyle beni ikna etti.
 
 
Kitabın basım aşamasında hiçbir desteğini esirgemeyen bu arkadaşıma duanın binini birden ağzımdan sarf ediyordum. Kitabım baskıdan çıkıp elime geçince heyecanımı paylaşmak için aradığım arkadaşıma bir daha ulaşamadım. Lâkin birkaç hafta sonra arkadaşım benim kitabıma ilk isim olarak diye düşündüğüm ‘Kadının Sesi’ni bir program ismi ve konusu yaparak ekranlarda eskimeye yüz tutmuş, eskiden kalma birinin ününü yeniden perçinliyordu. Bense elimde kitaplar, içerisine ne yazdığımı bile hatırlamaz hâllerde, bir kez daha darbe almış ve sarsıntıya uğramışlıkla kitap âleminden de ağzımın payını aldım. Bir süre yazmaya ara verdim. Pişman mıyım? Yapılanlar, yaşananlar insanın kaderini belirler. Kadere pişmanlık değil, şükür yakışır. Tefekkür ve dua yakışır. Ben yamukları ve yanlışları sevmiyorum. Bu yüzden de bana yamukluk ve yanlış yapanlar için ve onları samimi bulup inandığım için Allah’tan af dileme, kendi adıma tövbe etme yaraşır. Hayat bir okuldur, bu okulun sınıflarında yanlış dersler de görülür, ancak hayata dair doğrular o sınıflarda daha iyi öğretilir. Tecrübe bu sınıfta kazanılır. Sonrasında işe yarar mı? İşe yaraması için içinizden iyiliği söküp atmanız gerekir, zira günümüz dünyasının çoğu insan şeytan denilen muallimden eğitim alıyor. Ve öğrendiklerini hep bu dünyalık tüketiyorlar. Bu uğurda iyileri harcamaktan beri durmaksızın.
 
 
Ayfer Aytaç, Isparta’ya dönüşüyle birlikte "Reform" adını verdiği yerel gazeteyi yayın hayatına koymuştur. "Niye Reform?" sorusunun izahatını günlük makalelerinde defalarca belirtmiştir. Kısaca düzensizliklere, yalanlara, günah ortamlarına dikkati çekmek için denilebilir, Böylelikle Isparta’nın ilk hanım gazete sahibi unvanını da elde eden Ayfer Aytaç, iş bilmez, adamını kayırıcı, yiyici idarecilere muhalif bellenip onca tehdit ve zorbalıklara rağmen gazetesini kendi imkânlarıyla ayakta tutma gayretindeyken yoğun çalışmaları sırasında geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle, kendi gazetesinin yayınını geçici olarak durdurarak; yazarlığını evinden, yerel bazı gazetelere makale ve röportajlar yazarak devam ettirmiştir. Ayfer Aytaç’ın kendi imkânlarıyla gazete çıkartması, kitap yayınlatması, takipçilerine teşvik olmuş, cesaret vermiş, neredeyse Isparta’da her eli boş ve iflas etmiş olan, memuriyet hayatından emekli olup gözden düşmemek, hayattan kopmamak isteyen, sorununu çözmek, birilerine işini gördürmek isteyen gazete çıkarır, kitap yazıp yayınlatır olmuşlardır.
 
 
Yağlama yıkama taktiği ile buldukları arkalık (sponsor) sâyesinde basım ücretini düşünmediklerinden neredeyse ayda, haftada bir kitap çıkarıp, 100, 200, 250 kitap sayısına ulaşırlar. Sanırsınız ki her biri bilgi küpü, ‘nasıl olsa kimse kitap okumuyor’, mantığı yürütüyorlar. Şimdilik yağladıkları kişilerden iltifat alıyorlar. İleride belki bir yerlerde büstleri süsler âlemi. Isparta’nın yiyicileri oldukları unutularak, hizmet edicileri bellenerek tarih sayfalarına bile girerler.
 
 
Bu dünyalıklar var ya, ilk yaptıkları, senelerce karnının doymasına, itibar görmesine vesile olan asıl mesleğini de bir çırpıda unutup "ben âlim zâtım, ben üstad yazarım, ben filan yazarlar derneğine üyeyim" diyenler, çok önceki yazarlardan yaptıkları alıntılarına isimlerini irice koyarak, kasıntıya girenler. Ve bazılarının kitaplarının arka kapağına -utanmadan ve bakanlığın haberi bile olmadan ve tabii müfettiş denetlemesi de bulunmadığından – "kültür bakanlığınca tavsiye olundu" yazdıkları bile görüldüğü olmuştur. "Aman efendim" diyerek kitaplarını elden satanlar, kişiliklerini bir makama, bir siyasi çevreye, cemiyete, derneğe, dergâha dayanarak belirleyenler, Ayfer Aytaç’ı neredeyse kalemden soğutur hâle getirmiştir.
 
 
Kurtlar çekilirse, ortam hepten çakallara, sırtlanlara kalır, diye düşündüğünden, Ayfer Aytaç yazılarını yine ilk ve öncü olarak internet ortamındaki sitesinde sürdürmeyi uygun bulmuşsa da, yine taklitçileri ve takipçileri peşinden koşmaya devam etmektedirler. Peşinden koşanlar Ayfer Aytaç’ı yakalayamıyor olsalar da, yalakalıklarıyla belli kitlelere ulaşıyor olmaları haz edilesi bir durum değildir. Aksine koşarken kartopu oluşturmaları, çığ gibi çoğalmaları elem verici bir vaziyettir. Aytaç'ın bunlara tepkisi, çokluktan korkmak veya kıskançlığa kapılmaktan değildir; zira hep kendisi kıskanılan olmuştur. Tavrı; kirlilikten, yozlaşmanın yaygınlaşmasından endişe etmesindendir.
 
 
Yalana ve riyaya muhalif, yüreği pek, gözü net, gönlü çok varlıklı, ruhu dünyalığa tok Ayfer Aytaç, vatana ve millete hayırlı olarak yetiştirdiği, dört çocuğunun annesi ve on yılda kısa aralıklarla yayınlanmış on altı kitap sahibidir. Kitaplarından biri de Isparta Basın Tarihi’ne kaynak niteliğindedir.
 
 
Ayfer Aytaç, "Haberin Var mı?" adını verdiği, Isparta Basınının dününü ve bugününü irdelediği, gerçek basın emekçilerini sergilediği söz konusu kitabından başka, Isparta'ya ömrünü vakfeden gerçek kişilerle, vakfettiği yansıtılan Isparta sömürücülerini de alenen "Şehir ve İnsan" kitap serisinde teşhir etmektedir. Bu konuda tek amacı, yine haklıyı savunmak ve doğru bilinen yanlışları açıklamaktır.
 
 
Çalışma hayatı süresince, gazetecilik mesleği sırasında çektiği fotoğraflarla beş fotoğraf sergisi de açan Ayfer
Aytaç’ın, çektiği fotoğraflardan ve yazdığı yazılardan ötürü aldığı pek çok başarı ödülü bulunmaktadır. Lâkin kendisi ödül için değil, geleceğe birikimlerini aktarmak için yazıya önem vermektedir.
 
 
Ayrıca Ayfer Aytaç, Isparta ve insanlarla ilgili pek çok hatırata, sırra sahip olduğu kadar, bir kısmını hayrat sebili gibi dağıttığı, belediye başkanlarından birinin tehditle çoğunu gasp ettiği, -eski Isparta görüntüleri ve kişilerine ait geniş bir fotoğraf arşivine de sahiptir. Kırk sene aralıksız basının içinde var olan, Isparta Gazeteciler Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük ederek bir sürede kurucu üyeliğinde bulunan Ayfer Aytaç’ı mesleğinden koparamayan tek etken, Ispartalıların ona güven duymasıdır. Aytaç mesleğinde idealist ve ilkeli, meslekî ahlak anlayışı olan, "önce insanım" diyen bir gazeteci olarak bilinmesinden dolayı Isparta halkından hep takdir görmüştür. Peşinden gelen mesleğe meraklılar tarafından da hep kıskanılan, sıklıkla ayağına çelme takılan, zaman zaman siyasi ve şahsi baskılara, iftiralara maruz bırakılan, buna rağmen her yaptığı takip ve taklit edilen bir gazeteci ve yazar olmuştur, nefes aldığı sürece de olmaya devam edecektir inşaallah.
 
***
 
 
Ayfer Aytaç, "Ceddim dedelerim Kayı Boyu Türklerindendir. Babamın dedesi Osmanlı zamanında sarayda uzun süre halkın haklarının savunucusu olarak görev yapmış, sonra tam yirmi beş sene Cezayir Kadılığında bulunmuştur. Hakikatte dede tarafından saraylıyım, ama şimdiki devir soylunun değil, paralının devri; benim babam ve amcam paraya önem vermemiş, dolayısıyla bizlere edep dışında maddi bir şey bırakmamışlar" diyerek, Türklüğüyle ve Isparta’nın yerlisi olmaktan gurur duyar. Lâkin asla kibre kapılmaz.
 
 
Anne tarafından dedesi Ankaralı, anneannesi Merzifonlu, annesi ise doğma büyüme Çorum’un Alaca ilçesindendir.
 
 
19 yaşında Isparta’nın ilk hanım gazeteci ve yazarı olarak adım attığı basın hayatında, basının her dalında (Gazete, dergi, radyo, televizyon ve fotoğrafçılık alanlarında) faal bir şekilde ve her daim Isparta’nın menfaatine yönelik; "Hakk görüyor" bilinciyle, şahsiyetini hiç bozmadan, dürüst ve dobra, donanımlı, meslekî istikrarla, kararlılık ve sebatla, halk taraflı olarak üstün gayretle çalışmıştır.
 
 
Hayatta her durum karşısında dâima itidal içinde, edeple, saygıyla davranmıştır. Onun ne meslek hayatında, ne özel hayatında hiç kimseyle yüksek sesle münâkaşa ettiği duyulmamıştır. Kalp kırmaktan imtina eder, bu bakımdan biriyle bir dargınlığının, bir kırgınlığın ortaya çıktığı görülmemiştir.
 
 
Bazı çevreler tarafından yanlış anlaşılsa, önüne taşlar konulsa, iftiralara uğramış olsa bile bunu mesele yapmaz, "nasıl olsa gerçekler bir gün ortaya çıkar, Allah her şeyin iç yüzünü, tüm detayıyla, herkesten daha iyi, daha doğru bir şekilde biliyor" diyerek tevekkül edip, tefekküre bürünür. Mesleği dışındaki ortamlarda hep dinine yönelik ve mânevi konuların sohbet konusu yapılmasını ister. Dedikodudan, malayaniden hiç hoşlanmaz.
 
 
Konuşma böyle bir mecraya dökülse, derhal rahatsız olduğunu, sıkıldığını belli eder, hemen oradan uzaklaşır. Ne yazık ki 2002 senesi ve sonrası aniden ortalığa çıkan ve gücünü derlemelerden, dönme karaktersizlerden alan siyasi çevrelerin yoğun baskıları neticesi mesleğini aktif olarak yapamaz oldu ve ortamdan uzak tutulması doğrultusunda aldığı tehditlerle hayatta yokmuş gibi sessizliğe ve sabra büründü. Tam yirmi senedir kendisine siyasetçilerden eza çektirilmekte ve kimse tarafından aranılıp sorulmamakta... Dünyanın riya ve lira ile idare edildiği bir devirde Ayfer Aytaç bu durumları hiç yadırgamamakta.
 
 
Zaman içinde arada bir "etrafımda onca insan vardı, hepsi de dostum olduklarını söylerlerdi, şimdi neredeler?" diye soracak olsa da cevabını yine kendisi şu ifadeyle geçiştirir: "İnsanların ekserisinde karakter kalmamış, pek çoğu menfaat uğruna kıvırtır olmuşlar"
 
 
Ayfer Aytaç’ın yazarlığı tamamen Allah vergisi bir yetenektir. İçinden geldiğince, doğaçlamaya dayalı sürekli yazma eylemi, tamamen genlerinden geçme bir özelliktir.
 
Aytaç, kendisine yöneltilen sorularda bu yönünü şu sözlerle özetler: "Ben genlerimden gelme ve Isparta’nın -gerçek yerlisi- olan ilk ve tek gazeteciyim. Galiba daha uzun süre öyle kalacağım. Zira Isparta’nın yerlisi gazeteci-yazar dün de yoktu; bugün de yok. Bu sözüm yanlış anlaşılmasın, Bir hakikat olduğu için belirtiyorum. Ayrıca Isparta’nın yerlisi de pek kalmadı Isparta’da. Ispartalı başka yerli oldu, başka yerlerin yerlileri Ispartalı sayılır oldu. Mekânlar Allah’ın, kullar Allah’ın, diledikleri yerde ikamet edebilir isteyen elbet. Lâkin insanlığı bozmadan, var olan değerleri yozlaştırmadan. Muhammed yolundan sapmadan, saptırmadan. Yanlışlar doğrulara perde oluyorsa, bunun nedenini dünyalık insanların sayılarının artmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Toprak gibi tevazu içinde olmak gerekirken, toprağa kibirle hükmetmeye kalkışanların artması, hırs ve hız tutkunlarının değerleri hiçe sayması, aza kanmayanların gafletle ziyadeye gözünü dikmesi, bütün insanları olumsuzlukla sarmalamakta, gördüğüm ve duyduğum kadarıyla. Hakikatte günümüzde her yer öyledir mutlaka, teknoloji dünyayı küçülttüğü gibi insan ruhlarını da daralttı. Herkes her imkâna sahip olmaya, dilediği yerlere gidip yerleşmeye başladı; ancak kökünden koptuğu için solgunlaştı, yalnızlaştı. Gittikleri yerlerde tanınmadıkları için çoğu kişi ne iş olsa yapar oldu. Kimi zengin olurken, kimi sefilleşti. Kimi çaresizliğe düşüp aklını şaştı, kimi haddini aştı. Perde önünde düzgün görünen kişiler, yalanlardan medet umarak, perde arkasında yanlışlar dolu işler çevirdi, bu şekilde para kazanıp, güç ve itibar edindi. Bunların içlerinden bir kısmı gazeteler açıyorlardı, bazılarının gazeteci oluverdikleri bile görülüyordu. Kalem kimsenin tekelinde değil, ama her konuda olduğu gibi bu mesleğin de edebi erkânı vardır. İlim yok, icazet yok. Bilgi, birikim yok. Kimi köyünde tembellikten yuhalanıp, dağdan tepeden donsuz tumansız yuvarlanıp şehrimde yuvalanmayı, yumuşaklıkla zahmetsiz aş yemeyi aklına takmış. Kimileri borçtan şaşıp şehrinden kaçmış, saklanmayı umduğu yerde ummadığı âlâkayı bulmuş. Hemen kolay iş belleyip gazetecilik mesleğini edinmiş. Isparta’nın yolunu öğrenemeden ne ara gelip gazeteci veya yazar oldu bunlar? Sanırım siyasileri arkalarına alınca kolay oluyorlar. Sonra maşa olarak kullanılıyorlar. Sonra da bir güzel karınlarını doyuruyorlar. Donanıyorlar. Önce hayatının zorluklarını anlatmak için gazete ortamlarına giriyorlar. Orada bakıyorlar ki helü hülü kendinden şaşkın niceleri gazeteci geçiniyor ve dilleriyle hep bal kaymak yiyerek yaşadıklarını belli ediyorlar: “Yahu bunlar böyle ise ben niye olmayayım, onlardan daha fazla artılarım var” diyor ve kolları sıvayıp bu işe soyunuyorlar. Kimler onları bu işe alıyor, önayak oluyorlar? Adamın biri geceleri kahvehanesinde kumarhane işletiyor, yanı sıra her türlü edepsizliği yapıyor. Gündüz toplumda gazeteci olarak dolanıyor. Validen, belediye başkanından, hatta savcıdan itibar görüyor, protokolde kendisine yer veriliyor. Defalarca kendisi hakkında suç duyurusunda bulundum, yetmedi bulduğum her ortamda feryat edercesine kimliğini açıkladım. Bürokrasiye uygun gazeteciymiş, gerçekte bürokratların yağcılığını, yalakalığını yapıyor adam. Basın mesleğini paravan kullanıyor, iki yönlü para kazanıyor. Gece ve gündüz yaşantısı arasında nasıl denge sağlanıyor, anlayabilmiş değilim. Kırk seneye yakındır mesleğin içindeyim havadan gelip, karadan kolaylıkla karnını doyuran insanlara hep ve pek şaşmışımdır. Hakikati söylemek gerekirse 90’lı senelerin ikinci yarısından sonra bunların sayıları arttı. Önceki zamanlarda böyleleri yağmurdan sonra ağaç diplerinde çıkan mantarlar gibi türerdi, lâkin fazla soluklanamaz bir anda ortalıktan yiterdi. Bir ikisi numunelik olan bu virüslerden var hâlen. Ayaklarını sürüyerek bu günlere geldiler. Biri "aman efendim"le yükünü kaldırır. Öteki el altından gazete arşivini paraya çevi-rir, kim zarfın içine ne koyarsa onun mezeliğini yapar. Ha, bir de siyasetten nemalanıp, karısı sâyesinde -kırk yıldır- gazeteciyim pozlarında gezeni var. Daha haber nedir bilmez. Haberci unvanını da kimseye vermez. Velhâsıl bunlar paranın kuklaları. Besin ahalisinin organizmaları. Kemik yalayıcılar, menfaatleri doğrultusunda kuyruk bulayıcılar. Dün azınlıktaydılar. Bugün çığ gibi şehrimi sardılar. Yurdumu sarmalayanları konu bile edemem, o kadar çoklar. Lâkin bir o kadar yoklar. Zira âhir zaman alametleri bunlar... Elhamdülillah ben hep kendim oldum. Sonra bunlarla uğraşmaktan yoruldum. Baş etmem mümkün olmuyor. Çünkü onların arkalarında ensesi kalınlar bulunuyor. Benim dayanağım Allah. Allah bu devrin böyle musibetlerle geçmesini münasip buyurmuşsa ne diyebilirim? Çok şükür. Sınav salonundayız, kâğıdı boş verip çıkmak olmaz. Kendimden örnekleme yapmam gerekirse, medyanın içinde kırk senelik meslek hayatım süresince o kadar çok insan tanıdım ki, hemen her meslekten, her sınıftan… Bunların bazıları dostum, arkadaşım olduklarını söylüyorlardı. İlk tökezlememde, bahane üretmeye bile tenezzül etmeden yanımdan, yamacımdan uzaklaşıverdiler. Bundan da geçtim asıl gücüme giden ne biliyor musunuz? Şehrimin yöneticileri, büyükbaş bilinenlerin bilmezden görmezden gelmeleri. Şehrimin selameti için, kalkınıp iyi yerlerde olması uğruna kırk yıl ömründen ömür vermişim. O kendini de bilmez büyükbaşlar beni yok sayıp dışardan gelme berduşları, ayyaşları gazeteci belleyip -Isparta’nın vefalıları, ömürlerini Isparta’ya vakfedenlerdiyerek kendilerine muhteşem bir törenle plaket takdim ediyor, öperek ödüllendiriyor. Hatta şehrin tarihine konu ediyor. Be nankörler, köklediğin otun köküne bir bak, ne yılanlar çıyanlar kıvrılmış yatıyor. Amma sana yağcılık yaptığından sen de onu adam belliyor, paye veriyorsun. Oysa o serseriler kendi yörelerinde suç işlemişler isimlerini unutturmak ve nemalanmak adına şehrime kurulmuşlar. Sizin gibi enayileri de tam bulmuşlar. Yüzlerine tüküreceğiniz yerde -aferinçekiyorsunuz, yazıklar olsun insanım diye etrafta dolanmanıza. Neyse ki eğreti kuyruk tez kopar. Yağa bulanmışlar, bir gün gelir pis kokar. Fakat işte şakşakçıların etrafı hep kalabalık oluyor, doğrular yalnız kalıyor. En büyük sıkıntı da kalabalıklar arasında yalnız kalmaktır. Vah insanlar insancıklar. Ne oldum delisi, paracıklarının esirleri, Allah dilemezse neyi becerebilirsiniz ki? Bunlar bir de bir şey bilmedikleri gibi, biliyor edasıyla seninle yarışa kalkışırlar. Yarışın en güzel tarafı; arkadan gelene yakalanmama hırsıdır. Ne tür hileler yapıyorlarsa oradan buradan, kestirimden atlayıp hep öne çıkıyorlar. O süreçte parayla dolarlar ve köşeleri parayla tutarlar. Bir sıkıntı gördüklerinde gelip arkana saklanırlar. Bilmediğiniz her şeyi merak eden sizsiniz, bir de -biz korkmuyoruz, ama sen önden buyur" dersiniz...
 
 
 
"Kendi öz yurdumda ben miyim garip
 
Beni bir köşeye atan utansın
 
Eğilmiyor diye kurdu hor görüp
 
İti el üstünde tutan utansın"
 
 
 
Çok şükürler olsun altın öyle bir madendir ki, alıcısı olmasa bile değeri yükselir. Yere düşse bile pul olmaz. Bu şuura sahip olan beni de kimse üzemez. Parlayan yıldıza körler bakamaz. Kendini bir şey sanan da haddi aşar, üstadları göremez. Çakal toz kaldırır, aslan aldırmaz. Ne yazıktır bunlara, dünyalık saltanatta salınırken kabir yolunu akıllarına getiremez. Bir atasözü der ki: Sanatçıyım diyebilmen için ustanı geçeceksin ve kendini geçecek öğrenci yetiştireceksin. Çok şükür ben bu denilenlerin her ikisini de yaptım. Mesleğimde hem ustam Bayram İleri’yi geçtim, -kendisi bunu sağlığında defalarca zikretmiştir hem de beni geçecek kalitede bir kaç insan gibi insan yetiştirdim. Ama onlar gazetecilik mesleğini ortamı kirli bulup bıraktılar. Başka dalda eğitilip, hayat akışlarını yönlendirdiler. Rabbim de gayretlerinin karşılığını vermiş olmalı tercihlerinde mutlular. Başka omuz verdiklerim de oldu, ama onlar zaten gazetecilik heveskârı bile değillerdi, basamak yapmak istemişler, benim de sırtıma bu yüzden yüklenmişler. İki yüzlü, hatta çok yüzlü bu insanlar, amaçlarına ulaşınca ilk işleri beni tepmek oldu. Ben yokum artık, haydi çelme takıp düşürmeye çalıştığınız, ama başarılı olamadığınız, benim koyup geçtiğim yerlere gelsenize, gelebilsenize, çapınız yetmez. Ne var ki avucunuzda, toprağa ne serpesiniz? Bende Allah vergisi çok şey var. Başta akıl ki o aklı ben yanlıştan yana hiç kullanmadım. İkincisi doğuştan kabiliyet. Hiçbirinizde bulunmayan doğaçlama ve içimden geldiği gibi yazma yeteneği. Sizler daha iki satırı bir araya getiremiyorsunuz lâkin gerçek Müslüman’ın haram bildiği pek çok imkânı helal diyerek evinize götürüyorsunuz. Fırsatçılık, dünya gücü, yarınlarda yıkılmama arzusu. Bilmiyorsunuz ki, emeller uzak, ecel ise herkes için yakındır. Tutunmuşsunuz paraya, vah kalbinizdeki onulmaz yaraya... Âlimim diyeniniz de öyle, zâlim bilineniz de. Kendine usta diyebilmen için; önce ustanı geçeceksin, sonra seni geçecek bir öğrenci yetiştireceksin. Elhamdülillah her iki türlü hâli de aştım, lâkin şeytana uymamak için "ben ben" demekte şaştım. Günümüzde dürüst olanlar tercih sebebi değildir. Rabbim mekânında her an pek çok kullar yaratıyor. Onların içinden şeytana uşaklık yapanlar da olacaktır elbette.
 
 
Allah bizi öylelerinden muhafaza etsin inşallah. Hâsıl-ı kelâm, on seneyi aşkın bir süredir, sizin sulandırmanız, yozlaştırmanız sebebinden mesleğimi yapamamaktayım. Müsvedde bile diyemeyeceklerim, ‘yazarım’ kisvesiyle ortalıkta salındığından, destekçileri sayesinde her okunmayanı bulup yeniden yazıp, bastırıp, elden satış yaptıklarından, ben iğrenmiş olarak yüzümü sizlerden çevirdim. Bu durumda aslan istirahate çekildi, meydan çakallara kaldı. Biraz da fazlaca yoruldum artık, yaşım ilerledikçe dönen dolaplarla, çevrilen dalaverelerle mücadele edemez oldum. Pek çoklarınızın bildiği gibi uzun seneler siyasetçilerin oyunlarına, baskılarına, ağır darbelere maruz kaldım. Kanadı kırılan kartal uçabilir mi? Lâkin sizlere bir ‘dur’ diyen olmadığından azmışlığınız artıyor, sizi örnek alıp şeytanın adımını takip edenler günbegün çoğalıyor. Bundan dolayı üzülmüyor da değilim. Ömrümüz el verirse, ölmedikçe Rasulullah’ın izini takibe devam edeceğim. Malumunuz çakalın özgürlüğü aslan ayağa kalkana kadardır. Dilediklerince eşinsinler bakalım çakallarla sırtlanlar. Kimi âvâre gezerken, kimi pis işlerini gizlerken, ‘gazeteciyim’, ‘deneme üstadı yazarım’ deyip karşınıza çıkıveriyor. İnanmasanız ne olacak, kimse aksini savunmuyor ki. Nasıl olsa zamanımızda ortamlar müsait, teknoloji dünyayı küçültmüş, hatta insanın kucağına kondurmuş. Kopyala, kes, yapıştır yöntemi... Bizler gibi imkânsızlıklarla boğuşarak, dağ dere aşarak gazetecilik mi yapılıyor? Yazarlık Allah vergisi sanattır, ilim-bilim gerektirir mi, deniliyor. Otur, masa başında üç günde kitabını hazırla. Bir de yağdanlık yapıp maddi destekçi edin, baskısını bedavaya getir, sonra elden sat, haksız yere aldığın paralarla keyfini çat. Hatta bazıları kapı kapı da dolaşmıyor artık. Başta üniversite olmak üzere, il ve ilçelerde ne kadar okul varsa onların idari kadrosuyla anlaşıyorlar, kitap başına kazanılandan yarı yarıya kırışma. Tabii onlar ‘paylaşma’ diyorlar bu alışverişe. Öğrenciler o kitapları almaya mecbur tutuluyor. Hocalar ‘o kitaptan 30 puanlık soru hazırladım, çakmak istemeyen önerdiğim kitabı alacak’ diyerek tehdit savuruyor. Bu şekildeki ahlâksız ticaretle her iki taraf da hoşnut oluyor. Buna benzer daha pek çok bildiğimiz kötü numuneler var ama bunlar değil benim asıl anlatmak istediğim. Bir de cemaatçiler var, onlara yaslanan ve onların sayesinde nemalanan. Cemaat sayesinde kafası basmadığı hâlde, üniversiteye birden hoca oluverenler, esnafken bıyık şeklini değiştirip valilikte, rektörlükte makama getirilenler... Of Allah’ım gerçekten âhir zamandayız, ayaklar baş, hakiki başlar yerde âdeta taş. Maalesef ortalığı pislik götürüyor. Kimi kahvecilik yapıyor, yeşil çuhalarda kumar oynatıyor, kimi taksicilik, kimi tefecilik, kimi kepazelik, kimi pezevenklik; paralar cepte deste deste, toplum içinde geziyorlar âheste âheste. Çünkü adlarının önüne ‘gazeteciyim’ kelimesini oturtmuşlar, bir şekilde dokunulmaz olmuşlar. Hatta bunu yapanlar arasında çığırından çıkıp ‘kırk yıllık duayenim’ diyenler oldu. Bu sahtekârlar il yöneticilerinden bile ilgi saygı gördü. Karşılıklı menfaatler gereği şehri yönetiyor bilinenler bu yalaka, yiyici besin mensuplarına ve başka işten emekli olup besin mensupluğuyla hem cebini, hem gönlünü dolduranlara imza günleri düzenleyip kitaplarını toplu alarak bu insanların yalanlarına ortak oldular. Zira şehrin yöneticileri de dün buralarda yoktular, yarınlarda da olmayacaklarına göre, koltuklarında oturdukları müddetçe kim eteklerini öpüp, davullarını çalıyorsa, onların arkasını sıvazlıyorlar. Gerçi dünden bugüne çoğu gazeteler ve gazeteciler hep böyle var olmuşlar. Gazete patronları çoğunlukla gücün yanında olup parayı efendi bilmişler. Pek çok gazeteci de sahibinin sesidir. Beslendiği kadar havlar ve kemik atılan yöne doğru kalemini çevirir. Bu bakımdan böyle gazetecilere ‘bizim oğlan, benim kız’ diye hitap edilir, bilhassa arkalarından. Zira yüzlere karşı davranış ya daha serttir yahut daha gevşek. Bunları yazıyorum, çünkü gördüğüm doğruları paylaşıyorum. Kendim asla öyle olmadım, ‘özgür kurt’ tavrıyla gazetecilik yaptım. Saflığımı, duruluğumu hep korudum. Her işsiz kalanın, her emekli olanın gazeteciliğe sığınıp farklı kulvarlarda dolaşanların çoğalmaları üzerine de mesleğimin aktif habercilik kısmına nokta koydum. (Bu kararı alma anlarımdaki manevi hislerimi beyan etmeyeceğim) Uzun seneler bu mesleğe yönelenlere doğru örnek olmaya, Hakk’ın rızasını gözeterek kalem kullanmaya pür dikkat ettim. Çoğunluk yozlaşmış, yoldan çıkmış, dünyalığa dalıp âhiretini unutmuş. Uğraşılarım ve uyarılarım yetersiz kaldığı gibi, ben yanlış bulunup dışlandım. Rabbim biliyor vicdanım mesleğime yönelik çabamdan ve dürüstlüğümden yana her bakımdan rahat. Üzüntüm, güzel bir mesleğin ülke yararına kullanılması gerekirken, şahsi menfaatlere kullanılıyor olmasından. Gazeteci geçinenlerin veya bilinenlerin kiminin ondan, kiminin bundan yana olması ve hakkı unutması beni ziyadesiyle üzmektedir. Bu dünya hak alma yeri değil, imtihan sahası. Bu şuur içinde yanlış tarafta olanlara ve iftiracılara aldırmıyorum. Sadece yalana tepkili olduğumu belirtmek istiyorum. Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Hep yağdan vıcık vıcık ortamlarda kayıp durmayacağız. Elbet bir gün insan olduğunu ve insanca yaşaması gerektiğini bilenler de çoğalıp, ortamı insana ve insanlığa zararlı yağdan arındıracaktır. O günlere kadar ya sabır Mevla’m... Geçmiş senelerden bugüne Isparta’da hanımların çalışmasına ve yazıp çizmelerine örnek olmuşumdur. Bu alanda (internet ortamında) olduğu gibi. Türkiye genelinde kadınlardan ekip kurarak gazete kuran ve yayınlayan ilk kadın gazeteci de benim. İstedim ki kadınlar öğrenir ve öğreten olursa nizam düzen daha bir oturaklı olur. Ne var ki, zamanında elinden tuttuğum kadınlar mesleğimi beceremeyip işin şeytanlığını kavradılar. Verdiğim imkânı menfaatlerine yönelik kullanır oldular. Yanlışlarını düzeltmek uğruna verdiğim gayretlerde maddi manevi kayıplarım oldu, buna rağmen bu kişilere yine de bir süre tahammül edebildim. Baktım ki bu kişiler basamak ettikleri mesleğimi ve gazetemi arkalarına alıp zengin çevrelere girdiler, ben de başka mağdurlara merhametimi yöneltmeye devam ettim. Daha pek çok insanın bazı atılımlarında öncülük yapmışımdır. Sonra ben geride kalan onlar aparıp kaçan olmuşlardır. Örneğin ben internet sitemde ücretli reklamlara yer vermem. Beni örnek alıp site açanlar kapı kapı dolaşıp reklam toplayıp, para kazanırlar. E, bu duruma biraz da pişmanlık duymuşumdur. Doğruya öncülük ediyorum, niçin izimi daha ilk adım sonrası terk edip yanlışa yöneliyorlar, diye. Üzüntüm hep istismara yönelmeler olduğu için. Hep dünyalık yaşandığı için. Değerler üç günlük beylik için bertaraf edildiği için. Dünya üzerinde kendi vatanımın ve milletimin, vatanım üzerinde kendi şehrimin ve hemşehrilerimin, şehrimin üzerinde kendi mahallemin ve komşularımın savunuculuğunu yapmakla bilinirim. Aslında tek yaptığım, haklı olanı savunmaktır. Bu yönüm dün de öyleydi, bugün de bu böyledir. Bir şey daha; Isparta’yı çok severim, hizmetinde hep atiğim, hiç geri durmam da, Ispartalıya biraz kırgınım ve bazı yönlerini hep yadırgarım. Örneğin kendi evladına sahip çıkmayıp, ayağına taş olup düşürtmeye çalışırken, başka yerden gelmiş olanlara ‘sahtekâr mı, yalancı mı, hain mi, menfaatçi mi’ diye araştırmadan kucak açmasını. Açılan kucak, hüsn-i zanda bulunmak, şüphesiz güzel bir davranış. Fakat o kucaktan kendi çocuğunu atmayacaksın, bağrında daima öz evlat olmalı. Allah rızası için dışarıdan geleni de sofrandan nasiplendirmeli. Ancak, lokmanı paylaşmak yerine hepsini gelene ikram ettin miydi. istismara maruz kalınma durumları oluyor. Kendim de çok merhametliyimdir, ekonomik imkânlarım son derece kısıtlı olsa da, hep paylaşımcı oldum. Hayatta kalmak, ayakta kalmak herkesin hakkı dedim, kendi hayatımdan vazgeçercesine çaresize yardıma koştum. Pek çok yönde olduğu gibi bu alanda da öncü oldum. Lâkin onlar palazlanınca bana darbe vuranlardan oldular. Ve ‘günümüzde racon böyle’ dediler. Yaratılışım özelliğimden dolayı benimle uğraşanla, bana haksızlık yapanla, hakkımı sömürenle başkalarının hakkını aradığım kadar uğraşmam. Hakkımı ararım, lâkin ülkemin şartları doğrudan yana dönmüyorsa, paralıya göre hüküm veriliyorsa üstelemem. Haklarımı Hakk’ın yanında talep etmeyi tercih ederim. Ölümlü dünyaya meylim yoktur. Beşere baş eğmem, borç para istemem; hâlimi kendimden başkasına söylemem. Yani yanarım ama tütmem. Sevinilecek hâllerimi çocuklarımla paylaşırım ama üzücü olayları içimde saklarım, kendimden başka kimseye söylemem. Dünyalık bütün sistemlere ve sonunda "-izm" bulunan kelimelere karşıyımdır, bu sebeptendir yalnız kalışlarım, tepki alışlarım. Her neyse, günümüzün virane sistemini, sistemlerini ben buradan sorgulamayacağım. İnsanları irdelemek, ötekileştirmek gibi bir maksadım da yok. Neticede hepimiz kuluz, sahibimiz Allah. Değerlendirilmelerimizi bir gün yüce Rabbim lâyıkıyla yapacaktır. Karakterimin dürtüsüyle demem şu ki, nereden bakarsan bak, önce kendi bağrındakini göreceksin.
 
 
Sen elindeki kaymağı görmeyip, nereden geldiği bilinmeyen çırpılmış yumurta akından yapılmış kremayı kaymaktan lezzetli buluyorsan, ben buna şaşarım. Bu güzel şehrime kimler ne şekilde hizmet ettiler veya edemediler, bunu en iyi bilenlerdenim. Fakat gerçek hizmet neferlerinin önünde tutuluyor yağcılar, yağdanlıklar. Kendilerini överek, göz önünden eksilmeyenler. Yalakalıklarıyla hep adlarını gündemde tutturanlar. Arkadanlık bularak arpalıklarını artıranlar. Menfaatleri uğruna kucaktan kucağa gezenler, kalktıkları kucakları, oturdukları kucağa ifşa edenler, pisliğe bulanıklıklarında şerefli sanılıp gezenler. Üzülüyorum, hak etmeden pâye edinenlere ve bu pâyeleri onlara verenlere, insanları yanılttıkları için de üzgünüm, umarım târihi yanıltanlardan olamazlar. Kendi adıma olmasın bu serzenişim. Benden öncekilere ve bana olmadı, benden sonrası çıkarsa, sizlerin ve şehrin uğruna didineceklerin kıymetini bilin ve sahip çıkın lütfen. Hem de yaşarken, kendi hayattayken sahip çıkın, öldükten sonra anmalar, adını bir yerlere koymalar bir şey ifade etmiyor. İnsana sevgiyi yaşarken gösterin, değeri insana sağken verin. Öldükten sonra bir önemi bulunmuyor."
 
 
Burada neysem gerçekte de farkım yok. İnsan olarak ne umarsanız, ne görürseniz ben de oyum işte... Bugüne kadar ne gizlim oldu ne de saklım. Bundan sonra da yaşama sürem ne kadarsa, yaşama kabiliyetim aynen devam eder.
 
 
 
Ayfer Aytaç’ın Kitapları
 
•  Ay Işığı Sevgi İstiyor
 
•  Unut Beni İstanbul
 
•  Şehir ve İnsan 1
 
•  Haberin Var mı?
 
•  Dombili Yavrum Maşallah
 
•  Şehir ve İnsan 2
 
•  Şehir ve İnsan 3
 
•  Âlim Efe
 
•  Müdafaanâme
 
•  Âşiyân-ı Hakikat
 
•  Kamerin Nuru
 
•  Her Kadın Biraz Duldur
 
•  Tarîku’l İlm
 
•  Mahfer
 
•  Kasr-ı Kelâm
 
•  Patronlarım
 
•  Aşkın Tadı Tuzu