Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

MEVLANA'YI ANLAMAK VE ANLATMAK

Sadakat tek kalıp bir elbiseydi...Kimine bol geldi kimine dar geldi...Dürüstlük, cok beyazdı...Temiz tutamam diyip kimse almadı...Velhasil insanoğlu çıplak kaldı...Ar,edep ve haya sıgınacak bir beden aradı...Işte Aşk, bütün kusurlari bir ten olup kapattı...Aşk'a bir vefa borcu kaldı onu da Allah için sevenler aldı...

 

Gül dediğin nedir senin

Üç beş diken biraz yaprak

Ömür var ya ömür

O çok sevdiğin

Üç beş nefes sonra toprak.

(Hz. Mevlana)

 

 İslam dini yüce Allah'ın (c.c)yeryüzünde insanların huzurlu olmaları hususunda var edilmiş mutene ve bir o kadar da müyesser, alternatifsiz bir dindir. Hz. İbrahim atamızdan beri bilinmekte ve yaşanmaktadır. İslamiyeti benimseyen ve kabullenen herkes Müslüman demektir. Ancak Müslüman gibi yaşaması da gerekir. Bizler bunu neredeyse son iki yüz yıldır unutur olmuşuz. Bilinirde müslüman, yaşayışta gavur modeli uygulayıcısı olmuşuz. Aslımızı unutup gavuru taklit ve tatmikle varlığımızı sürdürürken, sadece dünyalık kalmaya çalışıp, ahiret hayatını akla getirmez olmuşuz. Hatta öyle bir gerçeğe inanmayanlarımız gavurdan beter çoğunluğa erişmiş. Ne kadar acı halimiz, yürekler acıtıcı...

Geçmişte doğru müslümanlığı yaşamış ve bize örnek olmaya çalışmışlarıda anlayamamışız, fikirlerini kavrayamamışız, sözlerini yorumlayamamışız. İslamiyeti doğru anlamak, anlatmak ve özünden nasiplenek yaşamak gerekir. Bugün Müslümanlığı doğru anlamış ve Rabbine layık kul olarak yaşamış olan evliyalardan biri olan Hz Mevlana'nın Hakk'a vuslata nail oluşunun 739. senesinde kendisi yad edilirken anlamakta gerekir. Mevlana Kur'an ilmine erişip tadından tatmin olmuş bir zatı muhteremdir.. Ve kendisi gibi dünyaya gelme fırsatına vasıl olmuş bütün insanlarında bu güzelliği anlaması için çağrıda bulunmuş. Davet etmiş.

Devamını oku...
Şu anda 2739 konuk çevrimiçi

YAZ GÜNLERİ VE İNŞAAT İŞÇİLERİ
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Salı, 08 Ağustos 2017 09:15

Onlar inşaat işçileri, sıcağın tüm bedeni sarmaladığı öğle saatlerinde bile harıl harıl bina yapıyorlar. Yaz mevsimi onların mesleği açısından aynı zamanda inşaat işlerinin yoğun olduğu zamanlar demek. 6 aylık bu sürede arı gibi çalışacaklar ki, kışın karınca misali yazdan kalan, dişten artırılanla biraz rahat yaşasınlar. 

alt

İnşaatta çalışanların pek çoğu doğru dürüst gıda da almıyorlar. Gazete üzerine yayılı sofrada salatalık, domates, belki karpuz, yahut çayın yanında bolca ekmekle karınlarını doyuruyorlar. Doğrusu hep birlikte toplanıp tıkınmaya talim ediyorlar.Yani karın doldurmaya yönelik beslenmeleriyle sıcağa adapta olamıyorlar. Vücutlarının bakımına zaman tanıyamıyorlar. Sebebi; işten değil, dişten artırabilmek. Yaz günlerinde ne kadar kazanırsa, kışın soğuğunda o kadar rahat edecekler; varsa borçları, ödeyecekler. Dolayısıyla inşaat mevsiminde doğru gıda almaktan ziyade, çok çalışıp emeğinin karşılığından alınandan, birikim yapabilme düşüncesinde olmalarından. Hayatla mücadele kolay değildir. Ekmek aslanın ağzından midesine yayılmakta, hastalık bazen ummadık anda karşıya çıkmakta. Malum, ülkemizde işsiz çok. Gayretliye bile aramazsa iş yok…

Onlar sabahın erken saatlerinden, akşamın geç saatlerine kadar sürekli beden güçleriyle çalıştıklarından; dinlenme adına âtıl olmak ne demek bilmiyorlar. Bacakları mı ağrıyor, kollarını mı, hissetmiyorlar. Ne gam, yaşam kalitelerini önemsemiyorlar. Kendilerinin oturamayacakları binaları birbiri üstüne yapıyorlar. Ellerinde malalar, kucaklarında tuğlalar, hep yukarı doğru bakıyorlar.

Onlar için her iş günü kutsal, Ekmeklerini taştan çıkaran, çalışmanın da bir ibadet olduğunu, rızkının peşinden gidilmesi gerektiğini bilen insanlar onlar. İçinde oturduğumuz evleri yapan, emeklerine şükürler katan, ekmeği karşılığında gerçek alın teri döken el sanatları ustası onlar…

İNŞAAT İŞİNDE BÜTÜN MESELE DÜRÜSTLÜKTE

MALZEMEDEN ÇALMAZSAN EV SAĞLAM OLUR

Bir ev temelden çatıya var olurken, pek çok değişik iş kolunda erbap gelip geçiyor içinden. Kalıpçısı, olukçusu, elektrik tesisatını döşeyeni, su tesisatı döşeyeni, sıvacısı, boyacısı, betoncusu, demircisi, telcisi, çivicisi. Ve bunlardan önce illa amelesi ve duvar ustası…. Temelden tavana herkes işini biliyor ve işin ustası sırası geldikçe inşaata girip işinin gereğini yapıyor. Onlar çalışırlarken de başlarında bir bekleyenleri oluyor. Daha doğrusu gözetleyenleri, inşaatın ve çalışanların eksiği gediği varsa temin edeni. Onun sıfatı da ‘taşeron’ oluyor.  Taşeron bina işini alan, yapımını üstlenen müteahhit in sağ kolu.  Yani müteahhit in işinin bir bölümünü yaptırmayı üstlenmiş kişi, müteahhitten sonraki ikinci üstenci. Sorumluluğu önemli. İşçilerin çalışmalarını denetliyor, aynı zamanda inşaatı ve müteahhidi de denetliyor. İşini doğru yapıyor mu, para kazanmak için yaptırdığı evler sağlam oluyor mu, diye. Nitekim inşaat bitip de oturulur ev haline dönüştüğünde içinde onlarca canı barındıracak…

Bizim bölgenin zemini deprem riski taşıyor, dolayısıyla evlerin çok sağlam temeller üzerine oturması gerekiyor. Bu yüzden de çimento ve çelikten ne kadar gerekiyorsa o kadar kullanmalı. Yaptım, sattım. Sonra da parasını kapıp kaçtım olmamalı evler. Bunu tam elli yıldır inşaat işleriyle uğraşan Zeki Kurnaz’da aynen böyle söylüyor.

Pek çok inşaatın, son yıllarda sıklıkla yapılan nice lüks dairelerin inşaatında taşeronluk yapan Zeki Kurnaz, bütün gün çalışanların başında gözetleme memurluğu yapıyor.

-“Malzemeyi bol kullanın abem, arkamızdan küfür değil, dua alalım” sözlerini sık sık tekrarlayarak. “Binayı ayakta tutan temelidir, temeli ne kadar çelik ve betonla sağlamlaştırırsan, bina o kadar uzun yıl ayakta durur. Tıpkı insan gibi düşünelim bir binayı. İyi beslenen insan dinç olarak uzun yıllar yaşıyor. Garibansa, karnı iyi doyurulmamışsa  gencecikken öte âleme göçüyor” diye misal veriyor.. “Bu zamanın insanları banka kredisiyle kolay ev sahibi olabiliyor. Hele karı koca çalışansa, birinin kazancı evin öte berisi için, ötekinin ki borçların ödemesine ayrılıp problemsiz yaşanabiliyor” diyor. Zeki usta, sonrasında şöyle söylüyor. “Süper lüks ve son teknoloji donanımlı, her bir kat ısı yalıtımlı, konforlu evlerde oturacak maddi imkanlı, şanslı kimseler, on şiddetinde depreme karşı dayanıklı şekilde yapılan kontrollü konutlarda gönül rahatlığı içinde; dünyada kaldıkları müddetçe huzurla yaşayacaklar. Bizlerin ömrü harap ahşap evlerde geçti. Tuvaleti, çeşmesi bahçelik yerlerde  olan evlerimizde analarımız konforun ne olduğunu öğrenemeden çilekeş yaşayıp şükrederek göçtü. Şimdi inşaat işinde çalışan amele dahi lüksü, binanın yapım aşamasında görebiliyor. Kimsenin artık bilmediği yok, bir sürü insan lükse ulaşmak için ahşap evlerini mütahhitlere veriveriyor. İnşaat ne kadar çok olursa, bizim işler de o kadar var olur. Kazanılanlar tüketime, dolayısıyla ülke ekonomisine yansır” diyerek gidişattan memnuniyetini belirtiyor.

Dedik ya onların işleri soğuklar gelinceye kadar. Kış yüzünü gösterdiği zaman onların yüzleri inşaata ters dönmüş oluyor.  Çünkü soğuk havalarda hem açıkta, çok katlı bina üzerinde çalışmak zor, hem de inşaatın betonu kurumuyor. Dolayısıyla bahar ayları ve yaz mevsimi aynı zamanda inşaat mevsimi oluyor.

İNŞAAT İŞİ OKULDA ÖĞRENİLMEZ

Hayatının elli senesi inşaatlarda geçmiş olan ve bugün 65 yaşında olmasına rağmen halen taşeronluk yapan Zeki Kurnaz’a “ Siz bir mühendis gibi inşaatın her şeyiyle ilgilisiniz” bu kadar bilgiyi nerden öğrendiniz” diyorum. O da bana “12 yaşımdan beri inşaatlarda çalışıyorum. Önce amelelik, sonra ustalık, sonra da müteahhitlik yaptım. Bu işler okulda öğrenilmez. Bir inşaat mühendisi bilmez benim bildiğimi” diyor. Şaşırıyorum. Ve aklıma takılanı kendisine de soruyorum. “Türkiye’de Siyasi Bilimler Akademisi var. Ama siyasilerin çoğu o okulun nerede olduğunu ve nasıl bir eğitim verdiğini bilmezler. Siyasetçilerimizin çoğu da zaten yüksek öğrenim yapmamışlardan oluşuyor. Ve yine Türkiye’de pek çok İnşaat Mühendisliği Fakülteleri var, fakat inşaat müteahhitleri genelde bu okulu hiç görmemiş kişilerden oluşuyor, bu tezatlara siz ne diyorsunuz?”

Zeki Kurnaz gerçektende soyadı gibi kurnaz bir adam, sorumu cevaplamadan önce hemen hazır cevaplık yapıp “Türkiye’de gazetecilik yüksek okulları da var. Ama o okula gidenler senin kadar gazeteciliği bilmezler. Sen o okullara gittin de mi gazeteci oldun,”  diyor. “Tabi ki hayır, ben alaylıyım. Ama benim mesleğim Allah vergisi yeteneğe ve mesleğin eskilerini iyi bir gözlemlemeye dayanıyor” dedim.

-“Hah” dedi ve ekledi. “Bizim işlerde küçüklükten, işin ehli insanlardan bizzat çıraklıktan öğrenilerek yapılıyor. Okullarda ne öğretiliyor, kitaplarda yazılan. Kitapta her şey kolaydır. Ezberler diplomayı alırsın, ama sonra bildiklerini unutuyorlar. Bence bir mühendis şantiye şefliği yapmadan, mühendisim diye gezinmemeli. İnşaatta çalışıp tatbikat yapa yapa inşaatı öğrenecek. Diploma dediğin kâğıt parçası, kitabı ezberleyene veriliyor. Ama ezberden iş yapmaya kalkışana, onlarca canın oturacağı inşaatlar teslim edilmemeli.”

Gençlerin başladıkları işleri iyi öğrenmelerini ve sebat etmelerini öğütleyen Zeki Kurnaz, başarının anahtarı dikkat ve sabır da gizlidir, o anahtarı eline geçirebilense hiç işsiz kalmaz geçim sıkıntısı yaşamaz” dedi.

Zeki Kurnaz’ın aslen Afyon ilinden olduğunu Isparta’ya iş için geldiğini ve işi edinmeyi başarınca buraya yerleştiğini söylemiştik. Kısaca, 50 yıl öncesi Isparta’yla bugünün Isparta’sını kıyaslamasını söylemiştik. Kendisi, “ O  50 yıllık süreyi anlatsam roman olur” diyerek cevap verdi. Bizde bu romanı önce dinleyelim sonra yazalım, diyerek başka günlere erteledik. Yaz sıcakları bir geçsin, inşaat işleri biraz hafiflesin hele, Allah’ın izniyle bu roman okurlarla mutlak paylaşılacak…

 
SİZE HAK OLAN BİZE REVA MI
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 07 Ağustos 2017 08:46

altYaz ayları geldiğinde bilhassa hafta sonları çok alışık olduğumuz  hareketlerle karşılaşırız. Bazılarının dinlenme süreci olarak özlenen vakitler olan haftasonları; birilerince de farklı yaşayacakları zamanlar olarak belirlenmiştir. Bahsi geçen haller ve vaziyetler: Birlikte mutlu yaşayacaklarına inanarak evlenme kararı alanlar, ailelerce erkekliğe adım atma kararı verilen oğlan çocukları ve askere çağrılan gençler... Ve bunları buluşturan nokta mahalle araları, sokaklar…

Sokaklara dağılıp salt kendilerini ilgilendiren mutlu günlerini konvoylar oluşturarak, kornalar çalarak, kendileriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara gösteri etmek nedendir? Bunlar aslında bir çeşit çevre kirliliğidir. Düğün elle, harman yelle elbette. Ancak kırk kat eli rahatsız ederek olmamalı bu süreç. İki kişiye börek, benim neyime gerek durumları söz konusu…

Düşünün; bütün bir günün ardından çektiğiniz fiziksel ve zihinsel yorgunlukla akşam eve geldiğinizde arka sokağınızda bahşişe odaklı bir piyanistin şarkı ve türkülerinden kaçmak için sıcak ortamda camı, kapıyı sıkıca kapatmanızla günden kalan yorgunluğunuz ıstıraba dönüşür. Ne koltuğa uzanıp televizyona bakmaktan, ne ailenizle sohbet etmekten, ne yemekten, içmekten zevk alamazsınız. Kafanızın içinde çümbüş eğlence gırla… Gece yarısına kadar, hatta ertesi günden çalınmış bir vakte kadar süren çalgı sesleri uyuma ihtiyacınıza da ket vurur. Hele bir de evde hastanız, yaşlınız, küçük bebeniz varsa, vay halinize, gürültüye mahkumiyetiniz masumlaştırılamaz hale dönüşür.

Gün ağarınca sokağa atarsınız kendinizi biraz olsun mahallemin çengisinden, çalgısından uzaklaşayım diye. Ne mümkün; yolunuza dizili, önünüzden geçen aynasına havlu bağlanmış 15-20 aracın çıldırtan klakson sesleri… Gelin babası evinden alınmış, kocası evine götürülmekte. Siz de ister istemez bu şatafata eşlik etmektesinizdir.

Devamını oku...
 
AK AMET
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 07 Ağustos 2017 07:17

ayferaytac.comÇok geçmiş yıllarda Ispartalı çocuklar halı tezgâhlarından çıkan kirkit sesleriyle büyüdüler. Oğullar analarının, bacılarının el emeği olan halılardan kazanılan paralarla okudular, askere gittiler, evlendiler. Kızlar çeyizlerini halı dokumaktan kazandıklarıyla düzdüler. Ispartalı aileler sofralarına yine halıcılık sayesinde elde ettikleri gelirle ekmek, etli yemek koydular. Halıcılık vesilesiyle Ispartalının cepleri hiçbir zaman parasız kalmadı. Hiçbir Ispartalı darda kalıp valilik kapısında sosyal yardım almak için ağlamadı. Siyasilerden yakacak yardımı ummadı. Kimse hiç kimseye muhtaç değildi. Çünkü hemen her evde halı dokunuyordu. Yahut halının bir dalıyla meşgul olunuyordu. Zira iplik fabrikaları, halı satış mağazaları, halı pazarları işsiz insan bırakmıyordu.

Isparta halısı kalitesiyle dünyaca ünlüydü. Isparta (Halılar ve Güller Diyarı) olarak tüm dünyaca bilinirdi. Evin reisi konumundaki erkeklerden memuriyet gibi başka işler de yapanlar vardı, ama halıcılık yapanlar (Halı atölyesi işletenler ve halı alıp satanlar) daha zengin, daha itibarlı insanlardı.

Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 9 / 383
 
Turkish Arabic English