Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

BULUNDUĞUMUZ YERİ FAZLA ÖNEMSEMEYELİM, MİSAFİRİZ SONUÇTA. 
BAZILARIMIZ, SANIYORUZ Kİ HEP TANIMADIKLARIMIZ ÖLECEK...

Ölüm hepimiz için vardır ve kaçınılmazdır. Ölüm ölmez, her an diridir, onu biz insanlar hiç bir icatla yok edemeyiz. Gelmesini men edemeyiz. Hep aramızda gezinir lakin görünmezdir. Nerede kimle, bilinmezdir. 
 
Mümkündür, her tehlikeden kaçabiliriz. Önlem alırsak her hastalıktan, her musibetten korunabiliriz. Varsa düşmanımız, onlardan bile saklanırız. Fakat tüm imkânlarımızı seferber etsek de ecelin takibini önleyemeyiz. Nefsimize göre zamansız, zeminsiz alır götürürüverir canımızı, kesinlikle durduramayız. Her canlının tek ortak gerçeği, ölümdür...
 
Ölüm hakikatte bu dünyadan gitmektir. Misafirliğimizin bitmesi, evimize dönülmesi gibidir. Böyle yorumlamak gerekir. Böyle düşünmek gönlümüzü dinlendirir...
ÖLÜMDEN NE KORKARSIN, KORKMA EBEDİ VARSIN.(Yunus Emre'mizin söylediği bu cümleyi  idrak etmek için ölmeden evvel ölmek gerekir.)
 
Önce bir kıssa belirtelim hisse almak anlamında... Vaktin birinde ölümden çok korkan bir adam yaşarmış.Mahallesinde sakinlerden birinin öldüğünü duysa, kırk gün korkusundan kendine gelemezmiş. Penceresinin önünden tabut taşıyanların geçtiğini görse, duvar diplerine siner, dışarıya görünmekten imtina edermiş. 
 
Birgün ardarda mahallesinde ölümler olduğunu öğrenmiş; sıranın kendisine geleceği korkusuna kapılıp yükte hafif pahada ağır neyi varsa koynuna doldurup ta Fizan'a kaçmış. Daha bir kalacak yer bulup konaklamaya durmadan, karşısına Azrail hazretleri çıkmış... Adamcağız heyecan ve korku karışımıyla kekelemeyle cümleler kurmaya çalışmış. "Beni burda da mı buldunuz?" demeye uğraşmaktaymış. Hz Azrail tüm heybetiyle adamın ümüğüne çökmüş ve demiş ki: "İnsanlar vadeleri dolunca eceline kendileri koşarlar.Senin canını Fizan'da almam emredilmişti, sen kendiliğinden buraya gelmekle vadenin sonuna erişmiş oldun..."
Devamını oku...
Şu anda 1874 konuk çevrimiçi

Güdümlü Gazeteciler
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 26 Aralık 2020 11:03
Üç Tip Gazeteci Derledim
 
altBen günümüz basınında, bilhassa benim yöremdeki yerellerde üç tip gazeteci gözlemledim.Siz belki çevrenizde daha fazlasını duymuş, görmüşsünüzdür. 
Genelde de neler neler, var. Kimi kalemleriyle, kimileri dilleriyle nereden nerelere gelmiş gazeteciler hayli var. Dünde tanıdıklarımızın çoğu gazetecilik mesleğinin şemsiyesi altında yemiş, içmiş, gezmiş, göçmüşler. Ardında bıraktıkları mesleklerinin ne olduğu, nereye doğru gittiği umurlarında olmamış. Bizim umurumuzda mı sanki, hangimiz gazeteciliğin yozlaşmaması için ne yapabiliyoruz ki? 
Zaten bu meslek birazda yağlama yıkama için icat edilmemiş mi? Yazıyı bulan, matbaayı kuran, gazete çıkarmasını bilenin tüm amacı, öncelikle ülkeyi yönetenlerin menfaatine yönelik övgüler düzmek olmuş. Kral çıplak diye daha hiç bir 'arkalıksız' gazeteci yazamamış, kral yanlış yapsa da halka doğruymuş gibi yazı aracılığıyla aktarılmış. 
 
Bu bakımdan makam sahipleri ikdidarı elde eder etmez, makamlarını korumak adına medya gücünü arkalık edinmiş.Hâl böyle olunca makamın konumuna göre kalemini konuşturan gazeteciler, dünyanın her bir yanında çok görülmüş. Ben önce kendi çevremde bildiklerimden bahsedeyim, sizlerde daha farklılarını kendi gözlemlerinizle anlatabilirsiniz.
 
Uzun yıllar Anadolu Basını'na hizmet etmiş biri olarak, tiplerini, davranışlarını, karakter yapılarını aneliz ettiğim kimseler oldu. Bunların çoğunluğu siyasetçiler ve gazetecilerdi. Siyasetçilere başka zaman değinmek kaydıyla, bugün gazeteci bilinen tiplemelerden aklımda kalan üç tipi mesleğimin içinde tanıdıklarımdan tarif edeceğim. 
 
Birinci Tip: 
Gazeteciliği kendine meslek edinenler. Canla başla, mesleğin hakkını vererek sürdürenler. Gündüzüyle gecesi meslek aşkıyla karışanlar, mesai gözetmeyip çok çalışanlar. Öğünlerini atlayıp, haber atlamayanlar, meslektaşlarını atlatanlar, vakitle yarışanlar. Kafaları çalışanlar, masa başı haberden kaçınanlar. Doğruyu eğriyi araştıranlar, habere yalan katmayanlar.
(Bu konuda isimler verebilirim, özellikle Anadolu Basınının bilinmeyen cefakarlarıdır onlar. Ve çoğunun sarı basın kartı bile olmamıştır. Niceleri basın kartının süresizini alırken, onlar patronlarının ilgisizliğine uğramışlardır. Bunlar ekmek davası uğruna kendi haklarından bile vazgeçmişlerdir. İsmi duyulmamıştır nicelerinin; onlar kendilerini zaten biliyorlardır. Adları anılmakla yücelmezler.
Kendileri dürüst kimselerdir. Yanlışı yanlış, doğruyu doğru bellerler; doğru yoldan dönmezler.Lakin çevrelerinde pek sevilmezler. Gazetecilik mesleğinin etik kurallarına dikkat ederek, mesleklerini titizlikle sürdüren yahut bir sebeple 'Gerçek Gazeteci' olduğundan mesleğini yapamayan bu güzel insanları takdir etmemiz, kendilerine değer vermemiz gerekir. Ama o kadar sakin ve sabırlıdırlar ki, öne çıkmak istemezler. Alkışlanmaktan arlanırlar. Ne mutlu bana ki böyle ustaları örnek alarak mesleğimde başarılı bulundum ve onların yolundan giderek uzun süreli bu meslekte kalanlardan oldum.
 
İkinci Tip: 
Devamını oku...
 
Batılınız Batsın
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Salı, 22 Aralık 2020 08:47
altSolda 1500'lü yılların İngiltere'sinde çok konuşan
kadınlar için uygulanan bir
ceza türü..
 
Sağda ise
Fransa'da istenmeyen çocuklar satışa çıkarılmış.
 
Yıl henüz 1893.
 
Tabelâ da ise bir satıcıyı yazıyor.
 
Medeni Batı'nın zavallı geçmişi..!
 
Son yüz yılda özendiğiniz batı bir vakitler o kadar çok medeniyetsizdi ki, ne iyi öğrendiyse nizden öğrendi. Sonra geliştirdi, ilerledi. Müslümanları kendine imrendirdi. Sonra da eskide kalmış ne kadar pisliği püsürüğü varsa gelişmişlik adına bize kakaladı. Bugün batılı olacağız, Avrupalıta uyacağız diyerek, unuttuğunuz edebi, ahlakı Avrupalı ne demektir, tanımıyordu bile... Kadını, kızı meta olarak kullanıyorlardı. Gerektiğinde ellerinden çıkarıp üç kuruşa satıyorlardı. Günümüzde de moda aleminde başlatılan kadın kullanımı, her alanda görülmüyor mu, ufacık bir iş yerinde bile kız çalıştırılırsa müşteri çekeriz, zihniyeti yürütülmüyor mu? Bizde de yapılıyor bütün bunlar. Kadınlar çalışmaya niye teşvik edildi. Başta edebleri bozulsun diye, ar bitti mi, namus yitti mi, Müslümanlık geriden gelir diye düşünüldü. Para kazanmaya alışan kadınlar, kızlar aile içi huzurun önemini unuttu.
 
Yakın bir döneme kadar Avrupa ülkelerinde tuvalet adabı diye bir şey yoktu. Hatta bunun örneği Fransa kralı Napolyon'un sarayında görülmektedir. Fransa'ya gidenler ve kralın bir zamanlar konakladığı saratı görüp gezenler bilirler. Sarayda tuvalet yok. Çişiniz gelse, sarayı gezdiren tur rehberine tuvaletin yerini sorsanız, size vereceği cevap "Sarayda tuvalet yok efendim" olur. "Peki Napolyon, karısı Jozefin yediklerini, içtiklerini nasıl def-i hacet ediyorları"nın cevabını "lazımlığa edip hizmetkarlarınca ettikleri sokağa dökülüyordu" oluyor.
 
Evet Fransa'nın ğarfüm sanayinde neden önde olduğunu böylece anlamış oluyoruz. Bok kokusunu bastırmak için, gül kokusunu üretmişler. Şişelemişler, belkide üzerlerine sinen pis kokudan mis kouyla arınmaya çalışmışlar. Yani batı medeniyetin M sini bilmiyordu. Ne öğrendilerse Müslümanlardan öğrendiler. Lakin buluşlarıyla Müslümanları kendi eski hallerine benzetir oldular. Örneğin batı ülkelerinde tuvalet ne bilinmiyorken, benim ecdadım yaşadığı mekandan elli adım ileriye dört duvar çevirmiş, içine oyuk bir taş koymuş, hacetini burda gidermiş. Ibrakla da su alıp sağ eline, sol eliyle taharetlenmiş. Taharetin ne olduğunu bilmeyen batılılar yeni bir icat yapmışlar klozet adetini bizim içimize de sokmuşlar. Çök klozete gör ihtiyacını, sil kıçı kağıta çek donu yukarıya, çık git dışarıya...
Her gavurluk batının, batıllığında, çünkü onlar fakirliğin, ezilmişliğin ne olduğunu geçmişlerinden dolayı çok iyi bildiklerinden, iyi bir ders almışlar, bir daha düşkünlük yaşamamak için ilerleyip durmuşlar.. Bizlerde böyle salmışız kendimizi batılın bağrına, onların sunduğunu alıp dururuz. Oysa Allah oturana değil, çalışana verir her istediğini...Onlarda Allah'ın kulu, çalışıyorlar amaçlarına erişiyorlar...
 
Resûlullah(Sav.)buyurdu:
 
“Şüphesiz ki Allah, hiçbir mü’minin işlediği iyiliği karşılıksız bırakmaz. Mümin, yaptığı iyilik sebebiyle hem dünyada hem de Ahiret de mükâfatlandırılır. Kâfire gelince, dünyada Allah için yaptığı iyilikler karşılığında kendisine rızık verilir. "
Devamını oku...
 
Atilla Ağabey
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 20 Aralık 2020 10:06
PARLATALIM ABİ! HER GÜN BU SÖZÜ SÖYLEYEN O, ZENGİN BİR AİLENİN FAKİR ÇOCUĞU.
altKendisi “Tanrı’nın kırbacı” namıyla ün salmış, Avrupa Hun Devleti’nin Hakanı Atilla’nın adını taşır. Ne var ki adını taşıdığı büyük hakana benzer yönü hiç bulunmaz. Ne bakışlarıyla, ne de cesaretiyle birini titretebilir. 70 yaşına gelmesine rağmen yeni doğmuş bebek kadar saftır Atilla ağabey... Onu kandırıp elinde olanı almak kolaydır. Ancak, bu saflığı üzerinde manevi kalkan olduğundan, kimse onu kandırmaya yeltenemez. Biraz da gül şehrinde yaşıyor olması buna etkendir.
 
Onun kuşağındakilere göre yaşadığı bu şehir, büyük şehirler gibi henüz suç oranlarının çokluğuyla kirlenmemiştir. Alın terinin karşılığını alıyor olması böyle düşünmesine sebeptir. Ondan sonra yaşayacak neslin akıbetine kafa yoracak kadar bilgi birikimine sahip olmayan beyin yapısı, salt evine ekmek götürmeye odaklanmıştır.
 
Merkez Ziraat bankasının hemen arkasında bulunan küçük yeşil alana kurar boyacı sandığını; yeri hiç değişmez. Her geçen mutlaka görür onu, şehirde tanımayanı yoktur. Çünkü hep göz önünde, herkesin gelip geçtiği işlek alandadır. İnsan cümbüşlü bu alana, sabahın erken saatlerinde bir kuşlar gelir, bir de Atilla ağabey. Bu yüzden de kışın ayazdan, yazın serinlikten bir kuşlar üşür, bir de Atilla ağabey... Kuşlara bazen yanında getirdiği azığından ekmek ufalar. Tünedikleri ağaç dallarından uçup gelir kuşlar yanına, ta dibine kadar sokulurlar Atilla ağabeyin. 
 
Kuşlar, gagalarıyla didikledikleri ekmek kırıntılarını küçücük kursaklarına indirirlerken, ağzındaki üç beş dişi göstererek gülümser Atilla ağabey. Kuşlar, bu gülümsemeye gül nağmeleri dökmek ister gibi cik cikler. Bu nağmelerle ısınır Atilla ağabey. Yüreğinin en derin yerinden bir sıcaklık yayılar tüm bedenine; bu sıcaklık tebessüm olur, gün boyu yüzüne yayılır ve tüm insanlara yansır.
Sevgidir bu sıcaklığın adı. Atilla ağabeyi ısıtan sevgi, kuşları da ısıtır.
 
Üşümek nedir, bilir misiniz? Hiç kuru ayazda kaldığınız oldu mu? Mutlaka mı?
Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 9 / 142
 
Turkish Arabic English