Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

GÜZEL ANNELERİMİZ GÜNLERİNİZ KUTLU OLSUN
 
Annelerin Olmayan Gün mü Var?
Hayatları boyunca bizler için her türlü yokluğa ve zorluğa göğüs geren, bizler için özveriyle çok şey veren;  "Üşüdü mü, karnı tok mu, gece rüyasında korktu mu? Ona gelmesin bana gelsin ayağına taş değmesin." telaşıyla günlerini geçiren, koşulsuz seven, cefamızı çeken, uğrumuza gençliğini hiçe sayan, uyutmadan uyumayan, doyurmadan doymayan, gerektiğinde canını verecek olan hayatımızdaki en büyük varlıklarımız, ayaklarının altı öpülecek Annelerimiz. ALLAH sizleri başımızdan eksik etmesin, ALLAH sizlere cennetin en güzel yerlerini nasip etsin İnşaALLAH. Başta şehit anneleri olmak üzere bütün Annelerimizin ellerinden öpüyorum. Vefat etmişlere Allah'tan bol rahmet diliyorum.
Kendi anneciğime: "Bana verdiğin emekten dolayı Allah senden razı olsun diliyorum. Annem, bana ayırdığın her vakte çok teşekkür ediyorum. Sadece beşeri türetilen özel günlerde değil, her zaman kalbimdesin. Mekanın cennet olsun. "diyorum.
Tüm annelere ve anne adaylarına sevgiler. Anneler Gününüz Kutlu Olsun...
Bismillahirrahmanirrahim
"Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "Of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.
Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!" diyerek dua et." (İSRA SURESİ/23-24)
Bazılarımız zor zamanlar geçirdiklerinde "Dünyaya gelmeyi biz istemedik, ana babamızı seçme şansına sahip değildik." diyoruz. Dünyaya gelmemizi Allah diledi ve ana babamızı bize vesile kıldı. Yeryüzündeki imtihanın gereği buydu. Bu bakımdan efkarlandığımızda yanlış söz etmemeli, bizi dünyaya getirenlerin, emek verip büyütenlerin değerini iyi bilmeliyiz. 
Her canlı gibi bende zor zamanlar geçirmek zorunda kaldım. Ama annemden öğrendiklerimle, onun verdiği bilgece ipuçlarıyla hep ayakta durdum. Bundan sonra da yine annemden öğrendiklerimle yaşamıma devam edebiliyorum. Annem benim ilk öğretmenim, ilk değer verenim, ilk sevenim... Hayatta olan analarımızın kadrini kıymetini iyi bilelim. Dünyalık geçici zevkler için annelerimizin emeğini, sevgisini kimselere değişmeyelim. Özellikle erkek evlatlar, evlendikten sonra anayı çok ihmal ediyorlar. Hepsi aynı olmasada, çoğunluk hanımı buldu mu anayı unutuyorlar. Oysa büyüklerimiz bu konuda erkek evlatlara ne demiş? "Bir erkeğin kalbine 4 kadın yerleşir. Bunlar: 1. Öncelikle Annesi, dünyaya getireni, emek verip büyüteni. 2. Eşi, hayırlıysa tabi ki. 3. Varsa kız kardeşi ve 4. Kızıdır. Birinciyi razı etmek Allah'ın rızasından geçer. İkinciye ikram etmek Rasulullah'ın vasiyetidir. Üçüncüyle ilgilenmek bereket vesilesidir. Dördüncüyle ilgilenmek Cennete açılan kapıdır. Bunları Müslüman evlatları iyi bilmelidir.
Anne babamızın üzerlerimizde pek çok hakları vardır. Bu hakları da öğrenelim, iyi bilelim...
Ana-babanın çocukları üzerindeki bazı hakları:
Devamını oku...
Şu anda 1929 konuk çevrimiçi

Çankırı'ya Giderken
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cuma, 26 Temmuz 2019 08:50
Çankırı İlimiz Tuz Madenimiz
alt
ÇANKIRI İLİMİZ TUZ MADENİMİZ
Çankırı'ya girerken bunca yıldır buradan kaç bin astsubay kaç yüz topçu yetişmiştir diye merak etmekten alıkoyamıyorum kendimi. Çakı gibi delikanlılar vatan bekçiliğine buralardan hazırlandılar. Şimdi kimler kimlerle acep nerelerdeler?
Gündüzün aydınlığında rahat, geniş ve düz bir yoldan ilerliyoruz. Trafik çok yoğun gibi gözükmüyor. Gün ışığı pek parlak ve göz alıcı olduğundan camdan dışarıya baksak da etrafı tam anlamıyla seçemiyoruz. Ara ara gölgelik benzin istasyonları ve dinlenme yerlerinin önünden geçiyoruz. Güneşin yaydığı sıcaklık sımsıcak yürekli bir anne gibi yumuşacık sarıyor bizi, iliğimiz kemiğimiz ısınıveriyor. 
Gökyüzünün maviliği güneşin heybetinden görünmüyor, bulutlar bembeyazlığıyla sanki göz kırpıyorlar. Bir süre sonra  duvar gibi dizili, birbirine yaslanmış bir kaç senelik beşer yedişer katlı binalar görüyoruz. Anlaşıldı ki Çankırı'ya giriyoruz. 
Ne tez geldik. Belli hızlı gidiyoruz.
Çankırı'nın girişinde dar caddeler, yan yollar var. Şehrin tam ortasından geçiyoruz. Vakit öğle saatleri, otobüsün içi sessiz, dışı durgun. Sanki bu şehir çok yorgun. Hiç gelişmemiş. Apartmanların olması ve gün geçtikçe çoğalması bir ilin gelişmesini göstermez ki, aksine oranın güzelliğinin, samimiyetinin bozulduğuna delalettir çok katlı binaların çoğalması. 
Belki de bu yüzden Çankırı'nın çehresi çatık, terk edilmiş insan gibi hüzünlü hallerde; geçmişinde de fazla bulduğum durgunluğu vardı. O gün bugün bu yönü hiç değişmemiş. 
Yıllar önce geldiğimden farklı ilgimi çekecek bir şeye rastlamadım. Yok yok rastladım. Çankırı'nın sokakları dünlerden tenha, iş yerlerinin önünde esnaflar oturmakta, yoldan gelen giden az sayıda insan sadece vitrinlere bakmakta. Ne olmuş bu şehre, niçin hepten keyifsiz hal almış?
Bir şehri değiştirmek, geliştirmek ve güzelleştirmek için önce içinde yaşayan insanları değiştirmek ve güzelleştirmek gerekir. Fakat bunu yapmak içinde şehrin kalkındırmalı, refaha ulaştırmalı. Kalkınmış şehrin insanı sıkıntısız yaşamla güzel görünür. Yani şehri güzelleştirmeden insanı, insanı güzelleştirmeden şehri güzelleştiremezsiniz... 
Çankırı şehri seneler öncesinde de kalkınmaya örnek olacak bir atiklikte değildi. Bağrındaki tuz madenlerinin kazınıp yer yüzüne çıkartılması gibi, insanlarının da yüreklerinin derinliğine inmek gerekirdi. Belki birilerine içtenliğinizi belli ederek yaklaşımda bulunsanız, sohbetlerine doyum olmayacak. Ama öncesinde siz kimsiniz umursamaz, kendiliklerinden sizin kimliğinize yönelik farkında olmazlar. Tıpkı tuzun gerektiğinde yemeklerimize tat vermesi gibi, onlarda bir rastlantı sonunda size samimiyetlerini sunarlar.. 
Çankırı ahalisi zorda kalmışlığımızda yanınızda olabilecek nitelikte yüreğe sahip kişilerdir. Onun dışında Çankırı insanı 80'li yıllarda da çekingendi. Selam verince alanı azınlıktaydı. Hanımlardan ziyade erkekler dışarıdaydı... 
Devamını oku...
 
Ankara'dan Çankırı'ya
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 15 Temmuz 2019 11:23
altYeniden Ankara'da olmak güzel bir duyguydu. Otobüsümüzün harekete hazır olduğu anonsla duyuruldu. Yerlerimize kurulduk, kaptanımızın dikkatli direksiyon kullanımıyla otogardan ayrılıp Ankara'dan Çankırı'ya doğru yola koyulduk. 
Ankara'yı ilk gördüğüm günden beri severim. Kimi zaman sevinçten kanatlanarak, kimi zaman da sürünerek geldiklerim oldu Ankara'ya. Ankara'nın yeri bir başkadır benim için, sanki geçmişle geleceği aynı zamanda ve mekanda barındırır. Anadolu'dur Ankara, güzel memleketimin, çilekeş insanlarının gönül bağıdır... Görebilen gözlere çok şey anlatır Ankara...
Of, aman. Hislenip huzursuz olmayacağım. Ankara'nın gündemine dalmayacağım. Dedemin dünlerini de anmayacağım. Zaten yok, yoksulluk yıllarıymış Cumhuriyet öncesi, dedemin gençliği dönemlerinin Ankara'sı. Zor buldukları bir bardak çaya bile katacak şekerleri yokmuş, kuru üzümle tatlandırma yaparlarmış. Çavdar bitkisinden yaptıkları bazlama ekmeğine katık bulamadıklarından, koruk üzümü taşla ezerek lokmalarını bandırır, öğünlerinde yemek niyetine  yerlermiş. Çavdar bulamayan, atına verdiği arpayla kendi karnını da doyururmuş. O günlerden bugünlere nasıl gelinmiş, tarih kitapları dermiş.
Günümüzde Ankara yine garip; parasız garipler bir yana, eş-dost garibi dolu her bir kıyısı, köşesi. Candan seveni, zorluğunda koşuşturanı yoksa, yok demektir insanın kimi kimsesi. 
Bakın etrafınızı, birbirinden uzak, birbirine yabancı insanlar gün boyu büyük caddeler arasında, yüksek binalarla çevrili ortamlarda. Ankara tıkış tıkış, kalabalıkların koşuşturduğu, çoğunluğun sevgi açlığı çektiği mahsun ve yorgun, kocaman ve kocamış bir şehir. 
Hangi şehrimiz öyle değil ki? İçinde heybetli binaların olduğu, her türlü imkanın bulunduğu, bazıları için milyonların kasalara dolduğu şehirlerde yaşıyoruz. Lakin pek çoğumuz sevgi susuzluğu içinde kuruyoruz. Çorak toprak misaliyiz. İnsanlar olarak birbirimize sevgimiz olmadığı için varlık içinde yokluklar yaşıyoruz. Belki de en rahat zamanlarımız. Dedelerimizin çektiği zorluğun, yokluğun binde birini bile görmüyoruz. Ama yine de mutlu bakmıyor gözlerimiz, görünmeyen eksiklerimiz var, hızla çoğalan garipliklerimiz gitmiyor. Yoksunluğumuz bitmiyor. Sürekli olarak içimizde zıtların uçurumunu yaşıyoruz. Suçu kendimizde aramıyor, başkalarına atarak rahatlamaya çalışıyoruz. Oysa sadece nefsimizi kandırıyoruz. Köklerimizden hızla uzaklaştığımız, hakikate kör baktığımız hayat bizi boğuyor. Biz insanlar imkanlar içinde imkansızlıklar yaşıyoruz. 
Geçmişte iki elbisesi varmış analarımızın, babalarımızın. Günlük birini, bayramlık, düğünlük diğerini giyerlermiş. Lakin günleri huzurla, şâd olarak geçermiş. Ya günümüzde? Çoğunluk çaput fabrikatörü gibiler, her gün üzerlerinde çeşit çeşit giysiler. Kadın, erkek şık giyiniyorlar, takıp takıştırıyorlar, sürüp sürüştürüyorlar. Fakat huzura takatsızlar, şâd olamıyorlar. Bu durumda insanoğlu kendine de, birbirine de yabancı. Hem de yalancı. Çünkü değişmiyorlar, yenilenmiyorlar. Bu şekil yaşantıyla vakitlerinin güzel geçtiğini sanıp kendilerini kendi yalanlarıyla kandırıyorlar.
Devamını oku...
 
Ankara Otogarında
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 14 Temmuz 2019 11:17
altSenelerce evveldi. Annemin küçük erkek kardeşi dayım yeni evlenmişti.Eşini Merzifon'daki ağabeyine (Büyük dayımn yanına) ziyarete götürmek istedi. Bu gezi için dayım beni de yanlarına almayı teklif etti. "Sen yollardaki molalarda ben otobüsten indiğim vakitler yengenin yanında yoldaş olursun," dedi.
Çocuk yaştaydım o vakitler, annem dayımın ısrarıyla izin verince ilk şehirler arası yolculuğum başlamış oldu. Merzifon'daki dayımın yanına gitmemiz için önce Ankara'ya ulaşmamız gerekiyordu. 
Gündüzden bindiğimiz gece vaktide sürdürdüğümüz  yolculuğumuzda bindiğimiz otobüs kağnı gibi ilerliyordu. Tabi o vakit bu durum bizce süratli olarak değerlendiriliyordu. Şimdiki deyişle dört teker üzerinde seyahat teknolojik imkan olarak biliniyordu. 
Anadolu bölgesinde her şehirde bulunması mümkün olmayan, bir kaç otobüse sahip illerin varlıklı sayıldığı 1970 öncesi zamanlardı. Külüstür sayılabilecek bir otobüse binmiştik, üzerinde Ankara yolcu otobüsü yazılıydı. 
Kendimi diğer kardeşlerimden ayrıcalıklı hissetmiştim. Lakin otobüs yola koyulunca evde kalan kardeşlerimin üstene çıktığını sandığım havam aniden sönmüştü. Çünkü asfalt bildiğimiz yollarda otobüs ara sıra çukurlara giriyor zıplayıp duruyordu. Her zıplayışta kafamız tavanına vuruyordu. 
Yol boyunca otobüsün içinde sigara içilmişti. Öksürenler, siyah torba içine istifra ederek içini dışına çıkaranlar, horlayanlar, osuranlar beni çok ürkütmüştü. Arada bir otobüsümüz yollarda duruyordu, bu şekil yolcular temiz havadan yararlandırılıyordu.
Yollar oldukça dardı. Yolun iki tarafında alabildiğince geniş tarlalar ve etrafta otlayan inekler vardı. Yanımızdan tek tük kamyonlar korkutucu sesle korna çalarak geçmekteydi. 
Gece boyunca süren yolculuğumuzu heyecandan uykusuz geçirmiştim. Nihayet Ankara'ya geldiğimizi şoförümüzün anonsuyla öğrenmiştim. "Sayın yolcularımız selametle Ankara'ya gelmiş bulunmaktayız. Otobüsümüz 13 nolu perona girmek üzere, değerli eşyalarınızı yanınıza almayı unutmayınız."
Ortalık birden bire hareketleniyor, yolcular iniş hazırlığına girişiyordu.Ben şaşkın şaşkın çevreme bakınıyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla kalabalık, kargaşalı bir alana indirildik. Etrafımız insan kaynıyordu. Bu insanların bir kısmı, otogarda bulunan derme çatma büfelere, çoğunlukla çorba servisi yapılan sıradan tek katlı lokantalara doluşuyorlardı. Dayım dedi ki: "Bu lokantalar hem pis, hem kazıkçılar. Gelin ben size Ulus'ta bir işkembe çorbası içireyim."
Biz başka bir otobüsle Merzifon'a gidecektik, yeni otobüsümüz için biletlerimizi almıştık. Kalkış saatimizin 1.5 saat sonrası olduğunu öğrenmiştik. Otobüsümüzün peron numarasını ezberimize almıştık. "Bu süreç 2 saati bulur, 20 dakika evvelinden garaja geliriz" diyordu dayım. 
Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 9 / 111
 
Turkish Arabic English