Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

İki binlere direnemediler. Yirminci Yüzyıl insanoğlundan hem çok şeyler aldı; hem de çok şeyler verdi. Bazı gözde meslekler ile kullanım eşyaları bir daha geri dönmemek üzere tarihin karanlığına hapsolurken, bazıları da aynı akıbete uğramamak adına direnirken can çekişiyor.

Yakın geçmişe kadar, hemen hemen bütün işler hayvanlarla yapılırdı. Ve nalbant ile semercilik gözde mesleklerdendi. Çünkü motorlu taşıtların olmadığı yıllarda binek olarak, yük taşımada, kağnı ve araba çekmede, arazi sürmede hayvanlar kullanıldığından; at, eşek, sığır, manda gibi hayvanlar nallanırdı. At ve eşeklerin sırtına binilmek ve yük sarmak için semer vurulurdu -konulurdu.

Isparta’nın son nalbantları Ali Akdağ ile Osman Çetinkaya, nalbantlık mesleğinin can çekişmekte olduğunu, birkaç yıl içerisinde bu mesleği tamamen bırakacaklarını söylediler. Kendilerinden başka, Isparta’da nalbantlık edecek kimsenin de bulunmadığını dile getirirlerken, her halleriyle üzgün olduklarını da belirtiyorlardı. Çünkü hiç kimse nalbantlığa heves etmemiş, bundan dolayı da mesleği devam ettirecek nalbant yetişmemiş.

Devamını oku...
Şu anda 280 konuk çevrimiçi

ŞU SİVRİSİNEKLER
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 12 Ağustos 2017 02:57

Şu Sivri Sinekler Kan Yerine Yağ Emseydi

Millet Mankenler Gibi İncecik Oluverseydi

altYine fena daldı bana, sanki yavrusunu bir vuruşta duvara yapıştırdım. Sanki pire gibi iki tırnağımın arasında çat diye anasını ezivermişim. Bu neyin intikamı bilmem, olmadık yerlerime konuyor, sanki etimi kemiğimden koparıyor. Burnumun ucundan kovsam, sağ elimin serçe parmağı arasında; üf, ne kötü ısırdı. ısırdığı yerde kıpkırmızı olup şişti. Ne tatlı kaşınıyor. Ben bir ısırığın yerini kaşırken, o başka yerde...

Ey sağ gözümün, üzerinde kirpiklerin boy verdiği kıyı şeridine ısırık atan sivrisinek, içimde fırtınalar kopardın, seni Allah’a havale ediyorum.

Hey, odanın izbe bir köşesinde sinsiliğe yatmış sivrisinek, vazgeç benden!

"Asla asla vaz geçemem senden; asla doyasıya emmeden o kıpkırmızı  kanını, baloncuklar bırakmadan tenine rahat bırakmam seni" dercesine nereyi münasip gördüyse, pike yaparak dalıyor. ısırıyor, tenimi dişleyip kızartıyor, sonrasında kaşındırıyor. Cibinlik altına girsen, çarşafa sarınıp gizlensen bu defa ısıramasa bile sesi yetiyor. "Ya sabır"  diyorum. Her canlının bir rızkı vardır cihanda…. Rızka hürmet...

Ama hırpalıyor. uyku düzeni bırakmıyor. Ne sebatkar şey böyle, insanı hırs anlamında hasta eder ve gece yarısı yataktan kaldırıp yazı yazdırır.

Şimdi yaz mevsimi, sulama zamanları, refüjler sulandıkça mübarekler çoğalıyor sanki. Gerçi kış geliyor bunlar yine göç etmiyor. Sülük gibiler, desem. Sülüğü kirli kanı emsinler diye kendi gönlünle yapıştırırsan doyunca düşer hayvancıklar. Bunlar kafaları estikce, canları kan çektikce etinize konarlar, düşmezler. Sivriler temiz kan emiciler, davetsiz misafirler, hatta bedavacı asalaklar. Mikrop taşıyıcılar.

Allah'ın yarattığı kuldur, diyerek kıyıp öldüremiyorum da; gerçi yakalayabilsem, affetmem herhalde. Geçen gece oturdum ağladım yatakta n'olur git diye, halden de anlamıyor vicdansız mahlukatlar. Allah bilir kaçıyla aynı kanı taşıyoruz, kaçı aralarında kanımı kimin daha çok emdiğini vızıldıyor?

Devamını oku...
 
DDTLİ DÜNLER
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 09 Ağustos 2017 16:30

DDTLİ DÜNLER

altHaberlerde izledim, DDT ilacı sıkılan tavuk kümeslerinden toplanan yumurtalar insan vücuduna zehir yayıyormuş. Avrupa kıtasındaki 17 ülkede üretilen yumurtalar risk taşıyormuş. Tavuğu, horozu kapalı mekanda karanlıkta hapis tutarsan, sıklıklada kaldıkları yere böcek ilacı sıkarsan olacağı budur işte.  Tavukların etine haşarat dadanmasın diye düşünüp ilacı basanlar, yumurtaların bu ilaçlardan zehiri kapıp insanı hasta edeceğini akıl edememişler. Ne de olsa her Avrupalı akıl küpü olmuyor.

Biz çocukluğumuzda çoğu Anadolu insanı gibi ahşap evlerde oturduk. Malum ahşap evlerin çoğu bahçeli olurdu. Bahçe demek topraklı alan demek. Toprakta da her ne ararsan bulunur. Kedisinden, köpeğine, böcüsünden, börtüsüne. En çok da sırma bıyıklı, kalın kuyruklu; filmlerde, resimlerde sevimli, her türlü hastalığın taşıyıcısı fareler dolu olurdu ahşap evlerde.  Çıyanı, sümüklü böceği, kırkayağı, hamam böceği, bunlar sıradan sayılır. Bazısının üzerine tuz ekerek ömrü sonlandırılırdı.

Belediye, şayet evde küçük çocukları bulunan ailelerce talep edilirse, yılda iki kez evleri DDT ile dip köşe ilaçlardı. Sabahtan mesai saati başlar başlamaz, sırtlarında pompalı ilaç makinesi, üzerleri uzaylı gibi giyinmiş belediye işçileri eve gelirdi. Ev halkından dişiler komşuya, erkekler kahveye yahut çarşıya giderlerdi. Ekip tüm haneyi; kiler mutfak dahil, bolca ilaçlardı. Vee gün boyu ev hava almayacak şekilde kapalı kalırdı. Akşama doğru eve ilk giren anne olurdu. kapıları, pencereleri açıp evi havalandırırdı. Sonra çoluk çocuk eve doluşur, ilaçlama yapılmış mutfaktan hazırlanan aşla ailecek karın doyurulurdu. Allah'ın takdiri, hiç birimize bir şey olmazdı. O zaman ki DDT mi masumdu dersiniz, yok canım kalın kuyruklular bile kuyruğu titretir kalırdı. Belli ki şimdi ki ilaçlarda ilaçlamaya muhtaçlar. Doğrusu şu ilaçlama yapacağın yerde yararlı canlı kalmayacak, yiyecek içecekler kapalı kaplarda tutulacak. Tavukları çıkarır, içinde can taşıyan yumurtalarnı bırakarak barınaklarını ilaçlama yaparsan, olacağı yumurtaların zehirlenmesidir. Dolayısıyla yumurtadaki zehirin insana geçiyor olmasıyla, yumurta yemeyi seven insanın zarar görmesidir. Detaylı anlattık, meselenin aslı anlaşılmıştır umarım.

Devamını oku...
 
YAZ GÜNLERİ VE İNŞAAT İŞÇİLERİ
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Salı, 08 Ağustos 2017 09:15

Onlar inşaat işçileri, sıcağın tüm bedeni sarmaladığı öğle saatlerinde bile harıl harıl bina yapıyorlar. Yaz mevsimi onların mesleği açısından aynı zamanda inşaat işlerinin yoğun olduğu zamanlar demek. 6 aylık bu sürede arı gibi çalışacaklar ki, kışın karınca misali yazdan kalan, dişten artırılanla biraz rahat yaşasınlar. 

alt

İnşaatta çalışanların pek çoğu doğru dürüst gıda da almıyorlar. Gazete üzerine yayılı sofrada salatalık, domates, belki karpuz, yahut çayın yanında bolca ekmekle karınlarını doyuruyorlar. Doğrusu hep birlikte toplanıp tıkınmaya talim ediyorlar.Yani karın doldurmaya yönelik beslenmeleriyle sıcağa adapta olamıyorlar. Vücutlarının bakımına zaman tanıyamıyorlar. Sebebi; işten değil, dişten artırabilmek. Yaz günlerinde ne kadar kazanırsa, kışın soğuğunda o kadar rahat edecekler; varsa borçları, ödeyecekler. Dolayısıyla inşaat mevsiminde doğru gıda almaktan ziyade, çok çalışıp emeğinin karşılığından alınandan, birikim yapabilme düşüncesinde olmalarından. Hayatla mücadele kolay değildir. Ekmek aslanın ağzından midesine yayılmakta, hastalık bazen ummadık anda karşıya çıkmakta. Malum, ülkemizde işsiz çok. Gayretliye bile aramazsa iş yok…

Onlar sabahın erken saatlerinden, akşamın geç saatlerine kadar sürekli beden güçleriyle çalıştıklarından; dinlenme adına âtıl olmak ne demek bilmiyorlar. Bacakları mı ağrıyor, kollarını mı, hissetmiyorlar. Ne gam, yaşam kalitelerini önemsemiyorlar. Kendilerinin oturamayacakları binaları birbiri üstüne yapıyorlar. Ellerinde malalar, kucaklarında tuğlalar, hep yukarı doğru bakıyorlar.

Onlar için her iş günü kutsal, Ekmeklerini taştan çıkaran, çalışmanın da bir ibadet olduğunu, rızkının peşinden gidilmesi gerektiğini bilen insanlar onlar. İçinde oturduğumuz evleri yapan, emeklerine şükürler katan, ekmeği karşılığında gerçek alın teri döken el sanatları ustası onlar…

İNŞAAT İŞİNDE BÜTÜN MESELE DÜRÜSTLÜKTE

MALZEMEDEN ÇALMAZSAN EV SAĞLAM OLUR

Bir ev temelden çatıya var olurken, pek çok değişik iş kolunda erbap gelip geçiyor içinden. Kalıpçısı, olukçusu, elektrik tesisatını döşeyeni, su tesisatı döşeyeni, sıvacısı, boyacısı, betoncusu, demircisi, telcisi, çivicisi. Ve bunlardan önce illa amelesi ve duvar ustası…. Temelden tavana herkes işini biliyor ve işin ustası sırası geldikçe inşaata girip işinin gereğini yapıyor. Onlar çalışırlarken de başlarında bir bekleyenleri oluyor. Daha doğrusu gözetleyenleri, inşaatın ve çalışanların eksiği gediği varsa temin edeni. Onun sıfatı da ‘taşeron’ oluyor.  Taşeron bina işini alan, yapımını üstlenen müteahhit in sağ kolu.  Yani müteahhit in işinin bir bölümünü yaptırmayı üstlenmiş kişi, müteahhitten sonraki ikinci üstenci. Sorumluluğu önemli. İşçilerin çalışmalarını denetliyor, aynı zamanda inşaatı ve müteahhidi de denetliyor. İşini doğru yapıyor mu, para kazanmak için yaptırdığı evler sağlam oluyor mu, diye. Nitekim inşaat bitip de oturulur ev haline dönüştüğünde içinde onlarca canı barındıracak…

Bizim bölgenin zemini deprem riski taşıyor, dolayısıyla evlerin çok sağlam temeller üzerine oturması gerekiyor. Bu yüzden de çimento ve çelikten ne kadar gerekiyorsa o kadar kullanmalı. Yaptım, sattım. Sonra da parasını kapıp kaçtım olmamalı evler. Bunu tam elli yıldır inşaat işleriyle uğraşan Zeki Kurnaz’da aynen böyle söylüyor.

Pek çok inşaatın, son yıllarda sıklıkla yapılan nice lüks dairelerin inşaatında taşeronluk yapan Zeki Kurnaz, bütün gün çalışanların başında gözetleme memurluğu yapıyor.

-“Malzemeyi bol kullanın abem, arkamızdan küfür değil, dua alalım” sözlerini sık sık tekrarlayarak. “Binayı ayakta tutan temelidir, temeli ne kadar çelik ve betonla sağlamlaştırırsan, bina o kadar uzun yıl ayakta durur. Tıpkı insan gibi düşünelim bir binayı. İyi beslenen insan dinç olarak uzun yıllar yaşıyor. Garibansa, karnı iyi doyurulmamışsa  gencecikken öte âleme göçüyor” diye misal veriyor.. “Bu zamanın insanları banka kredisiyle kolay ev sahibi olabiliyor. Hele karı koca çalışansa, birinin kazancı evin öte berisi için, ötekinin ki borçların ödemesine ayrılıp problemsiz yaşanabiliyor” diyor. Zeki usta, sonrasında şöyle söylüyor. “Süper lüks ve son teknoloji donanımlı, her bir kat ısı yalıtımlı, konforlu evlerde oturacak maddi imkanlı, şanslı kimseler, on şiddetinde depreme karşı dayanıklı şekilde yapılan kontrollü konutlarda gönül rahatlığı içinde; dünyada kaldıkları müddetçe huzurla yaşayacaklar. Bizlerin ömrü harap ahşap evlerde geçti. Tuvaleti, çeşmesi bahçelik yerlerde  olan evlerimizde analarımız konforun ne olduğunu öğrenemeden çilekeş yaşayıp şükrederek göçtü. Şimdi inşaat işinde çalışan amele dahi lüksü, binanın yapım aşamasında görebiliyor. Kimsenin artık bilmediği yok, bir sürü insan lükse ulaşmak için ahşap evlerini mütahhitlere veriveriyor. İnşaat ne kadar çok olursa, bizim işler de o kadar var olur. Kazanılanlar tüketime, dolayısıyla ülke ekonomisine yansır” diyerek gidişattan memnuniyetini belirtiyor.

Dedik ya onların işleri soğuklar gelinceye kadar. Kış yüzünü gösterdiği zaman onların yüzleri inşaata ters dönmüş oluyor.  Çünkü soğuk havalarda hem açıkta, çok katlı bina üzerinde çalışmak zor, hem de inşaatın betonu kurumuyor. Dolayısıyla bahar ayları ve yaz mevsimi aynı zamanda inşaat mevsimi oluyor.

İNŞAAT İŞİ OKULDA ÖĞRENİLMEZ

Hayatının elli senesi inşaatlarda geçmiş olan ve bugün 65 yaşında olmasına rağmen halen taşeronluk yapan Zeki Kurnaz’a “ Siz bir mühendis gibi inşaatın her şeyiyle ilgilisiniz” bu kadar bilgiyi nerden öğrendiniz” diyorum. O da bana “12 yaşımdan beri inşaatlarda çalışıyorum. Önce amelelik, sonra ustalık, sonra da müteahhitlik yaptım. Bu işler okulda öğrenilmez. Bir inşaat mühendisi bilmez benim bildiğimi” diyor. Şaşırıyorum. Ve aklıma takılanı kendisine de soruyorum. “Türkiye’de Siyasi Bilimler Akademisi var. Ama siyasilerin çoğu o okulun nerede olduğunu ve nasıl bir eğitim verdiğini bilmezler. Siyasetçilerimizin çoğu da zaten yüksek öğrenim yapmamışlardan oluşuyor. Ve yine Türkiye’de pek çok İnşaat Mühendisliği Fakülteleri var, fakat inşaat müteahhitleri genelde bu okulu hiç görmemiş kişilerden oluşuyor, bu tezatlara siz ne diyorsunuz?”

Zeki Kurnaz gerçektende soyadı gibi kurnaz bir adam, sorumu cevaplamadan önce hemen hazır cevaplık yapıp “Türkiye’de gazetecilik yüksek okulları da var. Ama o okula gidenler senin kadar gazeteciliği bilmezler. Sen o okullara gittin de mi gazeteci oldun,”  diyor. “Tabi ki hayır, ben alaylıyım. Ama benim mesleğim Allah vergisi yeteneğe ve mesleğin eskilerini iyi bir gözlemlemeye dayanıyor” dedim.

-“Hah” dedi ve ekledi. “Bizim işlerde küçüklükten, işin ehli insanlardan bizzat çıraklıktan öğrenilerek yapılıyor. Okullarda ne öğretiliyor, kitaplarda yazılan. Kitapta her şey kolaydır. Ezberler diplomayı alırsın, ama sonra bildiklerini unutuyorlar. Bence bir mühendis şantiye şefliği yapmadan, mühendisim diye gezinmemeli. İnşaatta çalışıp tatbikat yapa yapa inşaatı öğrenecek. Diploma dediğin kâğıt parçası, kitabı ezberleyene veriliyor. Ama ezberden iş yapmaya kalkışana, onlarca canın oturacağı inşaatlar teslim edilmemeli.”

Gençlerin başladıkları işleri iyi öğrenmelerini ve sebat etmelerini öğütleyen Zeki Kurnaz, başarının anahtarı dikkat ve sabır da gizlidir, o anahtarı eline geçirebilense hiç işsiz kalmaz geçim sıkıntısı yaşamaz” dedi.

Zeki Kurnaz’ın aslen Afyon ilinden olduğunu Isparta’ya iş için geldiğini ve işi edinmeyi başarınca buraya yerleştiğini söylemiştik. Kısaca, 50 yıl öncesi Isparta’yla bugünün Isparta’sını kıyaslamasını söylemiştik. Kendisi, “ O  50 yıllık süreyi anlatsam roman olur” diyerek cevap verdi. Bizde bu romanı önce dinleyelim sonra yazalım, diyerek başka günlere erteledik. Yaz sıcakları bir geçsin, inşaat işleri biraz hafiflesin hele, Allah’ın izniyle bu roman okurlarla mutlak paylaşılacak…

 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 2 / 376
 

Turkish Arabic English
Ayfer AYTAÇ
Ayfer AYTAÇ
Târık İLERİ
Târık İLERİ
Aytaç İLERİ
Aytaç İLERİ
Volkan İLERİ
Volkan İLERİ
Furkan İLERİ
Furkan İLERİ