Ayfer Aytaç

Kur'an Öğren

DİKKATE ALIRLARSA GENÇ KARDEŞLERİMİZE!

Türkiye’de okumuş olmak için okunuyor, idealist eğitim yapılmıyor. Üniversiteyi bitirenin gayesi bir arkalık bulup devlete kapağı atıp mesai doldurup maaş almak, maaşlı biriyle evlenip, ortak kazançla kredi çekip ev- araba edinmek; sonrasında, isminin sonuna bey ya da hanım sıfatı ekleyip “Filan bey nasılsınız efendim, falan hanım bugün dünden güzelsiniz efendim” yağlamaları arasında, ömrünce devlete dayanarak yaşam sağlamak. Sallabaşı al maşı, bir hayat… Çocuk okutuyorum bahanesiyle sittin sene devletin sırtında yaşamak… Maalesef güzel ülkemde güzel olmayan fikirler dolu, kim ya da kimler nasıl bir sistem kurmuşsa; teknolojiye, üretime, kalkınmaya, ilerlemeye yönelik bir sistem olmadığı kesin.  Demokrasi adına seçilen hükümetler, “Ben memuru besleyeyim, memurum da beni destekler zihniyetinde olmuş hep… Hal böyle olunca her yere ve yöreye açılan üniversitelerin ilk büyük gayesi öğrenciler sayesinde torpille hak verilmiş bazı öğretim üyelerine şan vermek, dolgun maaş vermek ve sonra üniversitelerin bulunduğu yörenin maddi açıdan kalkınmasına vesile olmak hedeflenmiş.  Dolayısıyla ülkenin kalkınmasına, teknolojide icatlar yapılmasına yönelik eğitime önem verilmemiş verilmiyor, bu gidişatla verilmezde… Onca para harcayıp, yıllarını üniversite eğitimi görmek için gençliğini heba eden gençlerden kaçı ne oluyor şu ülkede bile beri gelsin… Arkalığın varsa uyduruk bir bölümden bir şekil diploma almış olsan dahi makamın mevkin olabilir. Çok gördüm ben, iki yıllık bir laf olsun diye açılmış bir bölümü bitirmişe masa başı iş verildiğini ve sonrasında o kişinin müdürlük, amirlik makamlarına yükseltildiğini… Hatta öyle ki, hiç okul yüzü görmeyenler bile siyasi arkalıkla makam sahibi ettirilip sonradan kendisine diploma temin ettirildiğini…

Türkiye’de işler torpile göre işler olunca; öğrencilerin içinde şevk mevk bulunmuyor. Okuyan çok, ama bunun kaçı hakkına kavuşuyor? Öğrenciye kullanılma gözüyle bakıldığı müddetçe, bu ülkede geleceğe yönelik hiç  farklı bir şey beklemeyin.  Devlet esnaflık yapar gibi, her yere üniversiteler kuruyor, oralardaki insanlar üniversite öğrencisini para kazanma imkanı görüyor, sendikalar, kurum ve kuruluşlar ve bazı sivil toplum örgütleri, kendi çıkarı uğruna öğrenciyi tavlıyor. Sanatçı geçinenler bile öğrenciyi konseleriyle avlıyor. Aracılar komisyonları kapıyor, öğrenci dışında herkes para içine batıyor. Artık şeytanlık alanında kim yada kimler ne yapmak istiyorsa, üniversite öğrencisini safına katma, taraf yapma, sağladığı kalabalıkla imkan kapma olarak değerlendiriyor. Böyle sunum olunca, gözü boyanan öğrencilerin bazıları üniversite eğitimini aileden uzak özgür yaşam olarak değerlendiriyor. Yazık ki ne yazık… Biz ülke ve insanları olarak, "DEVLETE DAYAN, KALMA YAVAN-YAYAN" zihniyetiyle çoktan batar giderdikte; çokca bizi dışarılardan koruyup kollayanlar var. Niçin, derseniz; üniversiteler okuyorsanız onun cevabını siz bulacaksınız. Ben şu kadarını söyleyeyim, babalarının hayrına olmadığı kesin...

Devamını oku...
Şu anda 2746 konuk çevrimiçi

Asabiyet ile ilgili şiirler (2)
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Salı, 24 Ekim 2017 14:52
Arap kabileleri cahiliye devrinde Araplar Asabiyet ile ilgili şiirler Târık İleriArab cemiyetinde kabileyle iftihâr edilen hususların başında, hiç süphesiz ki muhârebelerde gösterilen kahramanlıklar geliyordu. Câhiliye şâiri Bişr bin Ebî Hâzim el-Esedî, Nisâr ve Cifâr savaşlarında Temim kabilesine ve diğer kabilelere üstün gelişlerini bir kasidede şöyle dile getiriyor.
 
سائِلْ تَميماً في الحروبِ وعامِراً
وهَلِ المُجَرَّبُ مثلَ مَنْ لم يَعْلَمِ
 
Ey muhâtap ! Yapılan savaşlar hakkında Temim ve Âmir kabilelerine sor. Tecrübe eden bilmeyen gibi midir?
 
غَضِبَتْ تَميماً أَنْ تُقَتَّلَ عامِرٌ
يَوْمَ النِّسارِ فأُعْقِبُوا بالصَّيْلَمِ
 
Temim kabîlesi, Nisâr savaşında Âmir Oğulları çok zâyiat verdiği için gazâba geldi, ama meydana gelen Cifâr savaşında kendileri daha büyük bir felâketle cezâlandırıldı. 
Devamını oku...
 
DOMATESİM DOĞDU
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 15 Ekim 2017 10:39

BİRAZ BODUR AMA

SAKSIDA OLAN BUDUR

altBEN ARTIK BİR DOMATES YETİŞTİRİCİSİYİM. ÇİFTÇİ GAZETECİ DE DİYEBİLİRSİNİZ...

Yoktan var olan bir canı her anıyla yakından görmek müthiş bir his, detaylarını anlatmakta aciz kalınabilir. Görmeyi beklemiyordum doğrusu, özellikle serin sonbahar günlerinde... Neler demeliyim bilemiyorum. 

HARİKA, MUHTEŞEM...

Ilık eylül ayının ilk günleriydi. Yok, galiba geçtiğimiz ağustos ayının sonlarıydı. Güneşin ışıklarının ısısı kemiklerimizin ısınmasına yetersiz kalmaya başlamıştı. Kısacası yazın güzel görünen her şey durgun halleriyle güzün habercisi gibiydi. Cam balkonumda son sıcaklardan iyice nasiplenmek arzusuyla, sabah kahvaltımı bile solgun güneşin bağrına yayılarak yapar olmuştum.Kahvaltı soframda tarlaların son kalıntılarından toplanıp pazara getirilmiş, kızarmakta aciz kalmış domatesim de bulunuyordu. Lezzetiyle çok güzel bulduğum domatesin tabağımda kalan çekirdeklerini, (Belki yerimden kalkmaya üşendiğimden) cam balkonun dışına konulmuş kuru topraklı saksıya dökerek, soframı toparladım. Sonra aklıma geldikçe, bu saksıya ara sıra bir bardak su döktüm. Bir süre sonra bardakla dökülen suların etkisiyle, dar alanda sıkışıp kalmış toprağın karnından bir yeşillik baş göstermeye başladı.

Çocukluğuma dönmek gibi sanki, çoşkulu bir heyecana kapıldım. "Belki bir ottur" dedim ilkin. "Olsun, canlanmış dikkat etmek lazım." Düşüncesiyle özenle bu yeşilliği hiç aksatmadan sulamaya devam ettim. Sonra ne mi oldu?Bir nevi geri dönüşüm oldu. Çöp torbası yerine toprağa serptiğim çekirdekler, yeniden hayat buldu.

Devamını oku...
 
DEĞİRMENCİ DAYI
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cuma, 13 Ekim 2017 08:32

148 yıldır ekmeğini kuyrukta satan fırın:

DEĞİRMENCİ

altFabrikalar çıkmadan önce, yani motorlu değirmenlerden önce su değirmenleri vardı… Su değirmenleri, vatandaşın çuvallarla getirdikleri zahireyi öğüterek un yapardı… Akarsular azalınca veya yok olunca yerlerini motorlu değirmenler, sonrada fabrikalar aldı…

Un, bütün bunlardan önce, elle çevrilen küçük tepsi büyüklüğündeki el değirmenlerinde öğütülürdü.. Un malumunuz, özellikle buğday, arpa, çavdar ve mısır tanelerinin fabrikalarda, traktör tekeri büyüklüğündeki yuvarlak ve hızla dönen iki blok taşın arasında ezilmesidir. Değirmeni olan ve değirmeninde un öğüten kişilere her yerde “Değirmenci” denir…

Isparta’da, 148 yıl önce Minasın da (Ayazmana da) kurulan un değirmeni ve hemen ardından şehrin merkezi yeri olan, bugünkü tuhafiyeciler Sitesinin olduğu yerde kurulan, daha sonraki yıllarda Kebapçılar Arastasına taşınan, uzun yıllar burada hizmet verdikten sonra, 20 yıl önce şimdiki yeri ( Dalboyun hamamının yanına, ikinci defa taşınan fırın, bugün hepimizin çk iyi bildiği, yaptığı ekmeği bakkallarda değil, tezgâhında ve fırın önünde sık sık oluşan kuyruklarda satan Değirmenci Fırını’dır. Müşterileriyle âlâkası yakın akraba gibidir.

Yıl 1870, yani bundan tam 148 yıl öncesi Isparta’da bir değirmen kuruluyor ve değirmeni kuran kişiler Cumhuriyet sonrası mesleklerini soyadı olarak alıyor.  Tam 7 nesil bu değirmeni ve fırını yaşatmaya çalışıyor. Yaptıkları ekmek neredeyse kıtlık öncesi gibi her gün kapış kapış alınıyor. Sıranın sonun kalmamak için insanlar sabahın erken saatlerinden itibaren değirmenci fırınının önünde kuyruk oluşturuyor. Tıpkı çocukluğumda benim yaptığım gibi… 

Devamını oku...
 
«BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon»

Sayfa 4 / 383
 
Turkish Arabic English