Delinin biri camiye girer... (Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik virâneler var)

TANSİYON İLACIM HEM PARALANDI, 
HEM ALIM ALANI DARALDI.
 
Bundan beş yıl öncesine kadar o kadar çok sağlıklıydım ki, komşularım dinçliğime gıpta ederlerdi. Nazar mı ettiler, bilmem. Bir süre sonra doktorlar beni hasta ettiler... Nasıl derseniz, bir diş ağrısıyla başladı her şey. Azı dişim yaşlanmış ve bakımsız kalmış halini bana ağrıyla hissettirdi. Umursamayınca, şiddetini dayanılmaz derecede artırdı. Doktora gitmek zorunda bıraktı. 
İşte ne olduysa bundan sonrası oldu. Diş hekimleri beni antibiyotiğe boğdu. Dişin apse yapmış çekemeyiz" dediler, kutu kutu antibiyotikleri reçete edip verdiler. Tam altı kutu hapı yutmakla diş ağrım dindi, sonrasında kökünden çekildi sıkıntısı bitti. Fakat diş ağrımı ve dişimdeki apseleri tedavi eden antibiyotiklerin yan etkisiyle, tansiyon derdi girdi sinsice bedenime. Hiç düşüş göstermeyen hipertansiyon, kalbimin ritmini de bozdu ve ben böylece ilaç sektörüne kazandırılmış bir bağımlı, sürekli hap kullanıcı oldum. O gün bugün tam beş yıldır kalp ve tansiyon hastasıyım. Ara sıra belki kullandığım hapların yan tesirlerinden beyin damarlarım da ağrıyor, bünyeme yeni ilaçlar yüklememek için doktoruma durumu söylemiyorum. 
SSK emeklisi olmamdan dolayı çok şükür sağlık güvencem bulunduğundan kalp ve tansiyon ilaçlarımı beş yıldır düzenli alabiliyordum. Şimdi alamıyorum, çünkü depoda bu ilaç yok diyorlar. 
Ne yapacağız, sorumuzun muhatabını bulamıyoruz. Doktorlarca rapor çıkartılarak, önce ölene dek zorunlu kullanmam gerektiğini söyledikleri ilaçların abonesi ettiler. Şimdi para ödemezsen aboneliğin iptal, der gibiler. 
Duyduğuma göre kalp ilaçlarını devlet kesintisiz ödeyecekmiş, ya tansiyon hapları? Kalple ilintili şu  hipertansiyon dedikleri...
Son yıllarda hapsız ne oluvermiştim birden ben, çok şükür ilaçlarıma beş senedir para ödemiyordum. SGK'dan kesiliyordu. Amma bu 2 ay öncesine kadar böyleydi. 
İki ay önce eczaneden ilaçlarımı almaya gittiğimde eczacı benden üç küçük kutu tansiyon ilacım ve iki kutu kalp hapım için 19,5 lira para istemişti. Nasıl olur, soruma yanıt "Fark tansiyon ilaçlarınızdan çıktı" denilerek cevaplanmıştı. Eczacıma: "Ama ben beş yıldır, tansiyon ilacıma para vermiyordum. Sigortamdan kesiliyordu."dedim. Eczacım ilaçlarımı torbaya koyarken, "Bundan sonra böyle, fark ödeyeceksiniz. Ve bundan sonra böyle üçer kutu alamayacaksınız, depolarda bu ilaçlar yoklar." dedi. Dünkü günde dediği oldu, ben ilaçlarımı bulamadım, alamadım. Çok üzüldüm. Limonlu sular kâr etmiyor, bitki çayları tansiyonu düşürmeye yetmiyor.
Devamını oku...

Delinin biri camiye girer... (Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik virâneler var)
Abdurrahman Mert tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 19 Aralık 2015 17:11
Delinin biri camiye girer, belli ki namaz kılacak.
Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer dolanır.
Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider. 
Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla  tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar. 
 
Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını. Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vb. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu vaziyetten.
Delinin biri camiye girer, hikmetli sözler, Târık İleri,tarık ileri ısparta, Ayfer Aytaç
Nihâyet namaz biter bitmesine, ama her kafadan bir ses çıkar. 
Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.
İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar.
 
İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin hâlini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:
“Oğlum böyle namaz mı olur,  sırtında odunlarla, sen ne yaptın? 
Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?” 
 
Bunu duyan meczub melûl mahzun, ama mânâlı bir bakışla sorar:
“Âdetiniz böyle değil mi?”
 
“Ne âdeti?” der Hoca.
 
Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra. 
 
Der ki meczub bu kez:
 
“Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım,  gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki âdet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!" 
 
Hoca şaşırır:
“Benim sırtımda da mı var?” der.
 
“Evet” der meczub,
“Hepinizin sırtı yüklü!”... 
 
Cemaatte ise hafiften “deli işte!” mânâsına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır. 
 
Meczup bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, safça ve bir çocuk edasıyla, heyecanla bağırır:
 
“Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı. Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!” 
Delinin biri camiye girer, hikmetli sözler, Târık İleri,tarık ileri ısparta, Ayfer Aytaç
Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve: 
 
 
"Boş yok, boş yok hiç" diye tekrarlar. 
O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri, çünkü; kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği. Biri açtır, aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.
 
“Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca.
 
O da der ki:
 
“Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!"
 
Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış,  “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda...
 
“Harâbât ehlini hor görme sakın, 
defineye mâlik virâneler var.” 
 
Bildirince bildiren, yüreği güzel olan görüyor elbet.
 
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
 
 
Turkish Arabic English