ŞÜKÜR

SONLARI GELMEZ. BİRİNE SUS DESENİZ, ÖTEKİ KAYNAŞIR. ÖYLE KURGULANMIŞLAR. HAREKET SAATİ GELEN SESİNİ ÇIKARACAK…

 Gün geçtikçe sayılarını su yüzüne çıkarmaktan çekinmeyen kepçelerden biri ekrana çıkmış " Bizans'ı Osmanlı'ya tercih ederim, çünkü Bizans toplumu bilime değer veriyordu" demiş. "Bizans duruyor ötede, git yanlarında yaşa" deseniz ne olacak? Zaten Bizanslılar kepçeliğini hatırlatmışlardır kendisine...

Dünyalı bir başka öteki biri gazetelerden haykırmış: "Ölümsüzlüğü buluyoruz, 2050 senesinde kendiniz ölümsüz olacağınız gibi, bu dünyadan gidenlerinizi bile getirebileceksiniz" diye, geri zekadan taşma  bir palavra atmış. Medya denilen dönme dolapta bunları kapıp yayınlamış. Maksat fitne yayılırken, okur oranının çokluğu nispetinde reklam girdisi olsun...

"Kıyamet alametleri nedir?" diyerek hacıya hocaya soranlar. Bu konuda yazılmış doğru hadisleri dahi okumaya erinenler, işte buyurun bu tür şaşkolozlar kıyamet alametlerinden bir paredir...

Bunlar görünüşte aydın geçiniyorlar. O şekil bilinmek için ne mümkünse yapıyorlar. Gidenleri görmüyorlar. Geri dönüşsüz yolculukları bilmiyorlar olmalılar. Belki de inançsızlar, ebediyetten bihaberler. Lakin bu cihanda namları ve buna dayalı malları var.

Devamını oku...

ŞÜKÜR
Furkan İLERİ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 29 Mart 2017 05:29

altŞükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu, sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. Yıllarca düşündüm. Birçok mânevi büyükle görüştüm. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından, “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. İnsanoğlu dünyaya geliyor. İstekleri sınırsız. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. Çünkü dur durak bilmey...en istekleri, ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. Oluyor. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. Bu daha fazla, daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. Derken ölüm kapıyı çalıyor. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. Elindekiyle yetinmek, imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak, bizim çoğumuzun ya yapmadığı, ya da yapamadığı bir husus. Ne var ki, hayat sandığımız kadar uzun değil. Bir yerde noktalanıveriyor. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. Hemen hiçbiri mutlu değildi. Memnun olamıyor, sürekli şikâyet ediyordu. Hep daha diyordu. Peki, bir de şunu düşünsek, biz ne zaman mutlu, ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman, Allah’ım, sana sonsuz şükürler olsun, bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl, diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp, bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta, bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip, benimseyip, teşekkürle karşılamasına bağlı. Bunu yapmadığımız sürece, hiçbir zaman huzuru, mutluluğu hissedemeyeceğiz. Sürekli şikâyet etmek, sürekli yakınmak, o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir?

 

Sapık olmayan hiç kimse, Allah’ın rahmetinden ümidini kes­mez.

Eşyaya tasarruf, başlı başına bir ilim, eğitim, edep ve görgüyü gerektirir. Zâlim, sadece vuran, kıran, öldüren demek değildir. Eşyayı hor gören, hor kullanan, kıymetini bilmeyen, ona gere­ken ihtimamı, sevgiyi, saygıyı göstermeyen de zâlimdir. Efen­dim, eşya sevgiden, saygıdan, ihtimamdan anlar mı diyenler çıkıyor. Evet anlar, bal gibi anlar, itiraz eden çıkarsa, buyursun gelsin. Bazı hususları onun kulağına özel olarak söyleyeyim. Eskiden mânâ yolunun yolcuları kış günü eve geldiklerinde pal­tolarının yakalarını öperlermiş, su içmeden su bardağını öper­lermiş. Sabah kalktıklarında, bütün gece başlarını dinlendiren, onlara huzur, mutluluk ve güzellik veren yastıklarını öperlermiş. Bunlarda, insanı arınmaya, temizlenmeye götüren çok anlamlı, çok ince ipuçları vardır. Hissedip, yaşayabilenlere ne mutlu...

Çıkmazda olan, sözüm ona bir uygarlık içinde yaşıyoruz. Zâhiri başarılar, ihtişam, sonsuz incelikteki makineler, bilgisa­yarlar, hemen her gün bilim âlemindeki yeni bir keşif, buluş... Gözler kamaştıran laboratuarlar, fabrikalar... Bunların hepsi iyi, güzel, fevkalâde. Ama unutulan bir husus var. İNSAN... Biz asıl onu unutuyoruz. İşte zâhiri başarılarla gözümüz öyle dönmüş ki... Bütün bu büyük, görkemli işlerin ne için, kimin için yapıl­dığını gözden kaçırıyoruz. “Soruversem b...en neyim ve bu hâl neyin nesi” diyemiyoruz. Dört bir yandan dalga dalga üstümü­ze üstümüze gelen sel karşısında bırakıveriyoruz kendimizi... Kimim? Neyim? Nereden geldim? Niçin yaşıyorum, diyemiyo­ruz. Varoluşumun amacı nedir? Ne olmalı diye soramıyoruz kendimize. Dört bir yandan üstümüze üstümüze gelen çeşitli tahrip edici, uyuşturucu, edep ve haya duygularımızı yok edici, benliğimizi, aile duygumuzu, insanlığımızı çiğneyici etkilerin al­tında kendi kendimizi kaybediyoruz. “Aynalar söyleyin bana ben kimim?...” Bütün bu soruların sonunda kazanılacak ya da kaybedilecek olan husus, hayatın, varoluşun anlamı ve amacı­dır. Ve buna, yaradılışın amacına göre sağlam, temiz ve ger­çekçi bir çözüm yolu gösteremeyeceğimiz sürece boş yere mutlu ve huzurlu olmak için gayret gösterip kendi kendimizi kan­dırmış olacağız ve kafalarını, kalplerini, markın, sterlinin, dola­rın, mercedesin hayalleri ve rüyaları ile dolduranlar, boşu boşu­na memnun ve mesut görünmeye çalışarak ömür boyu hüsran içinde yaşayacaklar. Ne yazık bu yüzyılın insanlarına ki, kendi kaosunu kendi yaratıyor. Işık tektir. Karanlık ve kaos çoktur. İn­san adedince karanlık ve kaos vardır. Ve ilmiyle, malıyla, mül­küyle, rütbesiyle, makamıyla mağrur günümüz insanları bilmi­yorlar ki, “kalpler yalnız Allah’la beraber olmakla, Allah’ı anmakla huzur, sükûn ve mutluluk” bulurlar. O bize şah damarımızdan daha yakınken, biz O’ndan uzaklaşmak için ne bahaneler buluyor, neler icât etmiyoruz ki... Oysa ibâdet, insa­nın kendi ruhunu ziyaretidir. “O, her an yeni bir şe’ndedir...” Şunu iyice bilin ki, muhakkak, “Allah’ın dostları için, hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar”.

 
 
Turkish Arabic English