SALAVAT-I ŞERİFE

Musa Aleyhisselam bir gün: Ya Rabbi, Cennet’te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim, dedi. Musa Aleyhisselama şöyle vahiy geldi. Falan beldeye git, orada çarsının başında bir kasap dükkanıvar. O dükkânın sahibi olan kasabı gör,  o veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur. Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona Ben sana misafir geldim, dedi.  Kasap Musa Aleyhisselami tanımıyordu. Ona hoş geldin, deyip bir kenara oturttu. Dükkânda ki işi bitince de alıp evine götürdü. Evinin başköşesine oturtup çok ikramda bulundu…

Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdi. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı. Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam’a ikram ederek dedi ki:  “Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye”dedi, sonra da yanından ayrıldı.

Devamını oku...

SALAVAT-I ŞERİFE
Furkan İLERİ tarafından yazıldı.   
Salı, 18 Nisan 2017 09:32

 

SALAVAT-I ŞERİFE

altALLAH dostlarından biri bir gün namaz kılarken son oturuşta "Ettehiyyatü"yü okuduktan sonra salavatları okumayı unutur. O gece bir rüya görür. Rüyasında Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine iyice bir çıkışır ve şöyle der:

-Namazını dosdoğru kıldın, herşeyi yerli yerinde yaptın da bana salavat getirmeyi unuttun. O yüzden sana kızgınım.

...

Bunun üzerine ALLAH dostu boynu bükük, mahcup bir durumda, yalvaran bakışlarla,

- Ey ALLAH'ın Resulü! Öylesine ibadete dalmış, ALLAH'ı hamd ü sena etmekle o derece meşguldüm ki, size salavat getirmeyi unutuvermişim, der.

Ardından sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Ey eren! Sen benim şu sözlerimi duymadın mı? Ben dedim ki:

"Bana salavat getirmedikçe işlenen ameller, edilen dualar mevkuf ve mahbustur. (kabul edilmemişlerdir) Eğer kişi kıyamet günü ALLAH'ın huzuruna dünya dolusu iyilikle çıksa, fakat bana arasıra salavat getirmeyi unutsa, şüphesiz ki bütün iyilikleri geri çevrilir ve yüzüne vurulur."

(Zübdetül Vaizin)

Ahmaklığın devası yoktur.Hakka karşı koyabilecek hiç bir kuvvet yoktur. Kendini beğenmiş, mağrur ile sohbet edilmez. Zalimin vefası olmaz. Gafilin nûru yoktur.Vefası olmayanın imanı da yoktur.

AHMED-ER RUFAÎ (Rahmetullahi Aleyh)

Bereketli Yağmurların Gelişi

“Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Kulluk da budur, dervişlik de budur.”
Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s)

 

Ey kardeş!
Günahlarını hatırladıkça terle ve tevbe et. Sakın tevbe ve istiğfarı hafife alma. Çünkü sen günahını yakînen bilmektesin. Fakat bağışlanmış olduğunu yakînen bilemezsin. O halde gece ve gündüz Allah’tan bağışlanmanı dile. Bil ki günahları ancak Allah bağışlar.

İmam Şarânî (k.s.)

Mü’min, az konuşan, çok çalışan, sözünde hikmet, sükutunda düşünce, bakışında ibret, işlerinde iyilik bulunan kişidir.

Fudayl Bin İyaz (k.s)

Nefsine uyup bir günah işleyerek Rabbine âsî olduğun zaman, hemen tevbe et ve nâdim ol. İnsanlara özür beyan etme. Çünkü kendini insanlara karşı mazur göstermeye çalışman, işlemiş olduğun günahtan daha büyüktür.

Hâtemül-Asam (k.s.)

Allahu Teala'nın, sana garanti verdiği rızkın hakkında endişelenip, garantin olmayan ahiretin hakkında endişelenmemen kalp gözünün körlüğünün alametidir.

Ataullah Iskenderi (k.s.)

Hiçbir kimseyi düştüğünüzde yanınızda olmayacak kadar nefret ettirmeyin,çünkü düşmez kalkmaz bir ALLAHTIR. -Ayfer AYTAÇ

Konuşmadan bir köşede oturan sağırIarIa diIsizIer, diIini tutamayan kimseden daha üstündür.

Şeyh Sadi Şirazi

Gönül gözüyle görmek gönülden sevmek baktığın her zerrede Allah'tan gayrı hiçbir şey yok göz bazen aldanır bazen yanılır bazen de Görmek istediklerine şahit olur. Bu evrende kendi hakikatini Gören Göz asla aldanmaz.

Yüce Peygamberimiz bir Hadis-i Şerifinde “Ya hayır söyle, yahut sus” diyerek, gideceğimiz yolu ne güzel göstermiştir. So­ruyorum sizlere, hayatınız boyunca bir tek bu Hadis-i Şerifi ya­şayan kaç kişi gördünüz? Eğer insanlar, iddia ettikleri gibi bu Hadis-i Şerifi yaşasalar velâyet makamına kadar giderlerdi. Vaktiyle, gençlik yıllarında, Allah rahmet eylesin Yuvalı Hoca, bu gerçeği kendine has üslûbuyla ne güzel anlatırdı. Konuş­manın sonunda “Efendiler” derdi; “Bunları söylemek goley, din­lemek de goley, emme velâkin iş tatbik itmekde.”

Hepimiz hayatımızı çeşitli zorluklar içinde götürüyoruz. Hepimizin çeşitli sıkıntılarımız var. Ne olur, bu hayatı bir de haklı dahi olsak, biz zorlaştırmayalım. Âşık Veysel ne güzel söyler:

Benim derdim bana yeter,

Bir de sen dert katma bülbül.

Çocukluğumdan beri elimden geldiği kadar, herkese yardım etmeye çalıştım. Dertlilere derman oldum, gözyaşlarına ortak oldum. Ekmeğimi onlarla paylaştım. Gün oldu, mânen, gün oldu maddeten elimde ne varsa dağıttım. Onlara faydalı olabilmek için çırpındım. Şimdi dönüp de arkama baktığım za­man bir pişmanlık duyuyorum. Gördüğüm hep nankörlük, anla­yışsızlık, kadir bilmezlik oldu. En güzel, en temiz duygularla uzattığım ellerim, cevapsız kaldı. Şimdi, küskün ve kırgın bir ruh hâli içindeyim. Bundan sonra, kimseye yardım etmemeyi, el uzatmamayı düşünüyorum. Böyle bir karara vardım. Acaba doğ­ru mu?

Cevap: Tamamen yanılıyorsunuz. Kesinlikle böyle bir karara varmayın. Bu sizin hayatı, varoluş nedeninizi, insanı, insanın hayattaki fonksiyonunu bilmemekten doğan, aceleci, sabırsız ve çocuksu bir kararınızdan başka bir şey değil. Efendim, iyilik Allah rızası için yapılır. Bir kimsenin yaptığı iyiliğe karşılık, te­şekkür bile beklememesi gerekir. Hayatta bir insan için Allah’ın rızasını kazanmaktan daha büyük, daha güzel, daha yüce ne olabilir ki? Atalarımız ne güzel söylemiş, iyilik yap denize at, ba­lık bilmezse, Hâlik bilir, diye...

Efendim, hepimiz bir sınavlar dünyasındayız. Hepimiz her an sınanıyor, deneniyoruz. Ve hayat sahnesinde herkes kendi rolünü oynuyor. Allah rızası için el uzattığımız, iyilik ve hayır yaptığımız, sevgi ve saygı gösterdiğimiz insan bunların tam ak­sini yapıyor, gidip orda burda konuşuyor, bizi kötülüyor, yerden yere vuruyorsa, ben neden yaptıklarımdan pişman olayım? Ne­den hayata küsüp, insanlardan uzaklaşayım. Bir daha kimseye iyilik yapmama kararı alayım. O kendine düşen görevi en güzel şekilde yapıyorsa, alçaklığın, nankörlüğün, nâdanlığın en çar­pıcı örneğini veriyorsa, bana ne, ben de onun gibi mi olayım? Unutmayalım ki, herkes kendi cebindekini harcar.

Mahşer günü herkes kendi hesabını kendi verecek. Madem ki zerre kadar iyilik veya kötülük yapan, karşılığını görecek. O halde...

Tabiat âlemine bakalım. Bir bal arısı, bir de eşek arısı var. Eşek arısı gidiyor, zehirli bitkileri dolaşıyor, onların özünü, zeh­rini kovanına taşıyor. O böyle yapıyor da, bal arısı ona küsüyor mu? Darılıyor mu? Gidiyor, en güzel çiçeklerin en güzel usâ­resini, rayıhâsını, lezzetini topluyor, kovanına götürüyor. Adına bal dediğimiz, şifâ veren, ağız tadı veren, sağlık ve mutluluk veren bir güzeller güzeli gıda ortaya çıkıyor. Eğer bal arısının işi gücü, eşek arısını kınamak, kötülemek olsaydı, bütün zamanını buna harcasaydı, hangi birimiz adına bal denilen o tabiat mu­cizesini tadabilirdik? Dikkat buyurun, aslolan, vericiliktir. Çiftçi toprağa tohumunu atmadan nasıl ürün bekleyebilir? Resûlullah Efendimiz “Veren el, alan elden hayırlıdır” buyuruyorlar.

Yağmur, iyi kötü demeden herkesin üstüne yağıyor. Güneş, ayırım yapmaksızın herkesi ısıtıyor. Deniz, balığını herkese ik­ram ediyor.

O halde, biz neden onlar gibi olmayalım. Kendi sesimizi duyurmayalım. Kendi şarkımızı söylemeyelim. Köpek hırlayınca biz de mi hırlayalım. Evet, her kap kendi içindekini sızdırır. Necip Fazıl ne güzel söylüyor.

Çıbanımız derinde işletmiyor yakılar

Nerde bizim şarkımız, nerde öbür şarkılar

Efendim, şu sözü hayatınızın hiçbir döneminde aklınızdan çıkarmamanızı rica ediyorum. Bu dünya, darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Valery, “deha mukavemettir” der. Bir gü­lün yetiştiği ortama bakın. Kara toprak, kireçli su, hayvan güb­resi. İşte bu ortamda, adına gül dediğimizi güzel, çok güzel, ina­nılmayacak kadar güzel bir tabiat mucizesi tezâhür ve tecelli ediyor. Neden biz de o gül gibi olmayalım. Neden hayatımızı bir renk, ışık ve güzellik içinde yaşamayalım, bir şiir haline getir­meyelim. Güller gibi yaşayıp, ardından güzel kokular bırakıp, güller gibi Hak’ka göçenlerden olmayalım. Allah cümlemize imân ile çene kapamayı nasip etsin.

Yüce Resulümüz buyuruyor:

“Allah şükredenin rızkını arttırır, şikâyet edenin derdini çoğaltır.”

Çevreme bakıyorum, şükreden ama gerçekten şükreden, sadece diliyle değil, kalbiyle de şükredebilen insanlar ne kadar az. İşittiklerimiz hep şikâyet, sanki insanlar şikâyet etmekten, şikâyet dinlemekten zevk alıyorlar. Acaba kaç insan, yediği yemek, giydiği elbise, oturduğu ev için, görebildiği için, yürü­yebildiği için, işitebildiği için Rabbine şükrediyor. Kendimizi ne sanıyoruz, acaba bizler yediğimiz ekmeğe, içtiğimiz suya lâyık mıyız? Bir düşünsek, acaba Allah’a lâyık olmak için, İslâm’a lâyık olmak için, Yüce Peygamberimize lâyık olmak için ne yapıyoruz? Hep Hz. Ömer’in sözünü hatırlarım: “Bugün Allah için ne yaptın?” Bu söz bazen beni ağlatır; titrer, ürperirim…

Efendim, bir kimseye baktığımızda onun velâyetine işa­retler nelerdir?

− O kimseye baktığımızda içimizde bir ferahlık, rahatlık, mutluluk duyuyorsak, yani Kur’an ifadesiyle bir inşirah halini yaşıyorsak, o kimseyi gördüğümüzde bize Allah’ı hatırlatıyorsa, büyük ihtimalle o kimse velâyeti yaşıyordur. Bazı insanları bir kere görürsün ama yüzlerindeki ışıltıyı, nuru bir daha unuta­mazsın...

 

 
 
Turkish Arabic English