Âgehî'nin Gemi Kasidesi

 
RABBİM, EN KISA ZAMANDA BU FÂNİ VE ZÂİL GÜNDEMDEN BİZLERİ KURTARSIN DA HAKİKİ GÜNDEMLERDE BULUŞALIM İNŞALLAH...
GÜNLERDİR ŞEYTAN TAŞLAMAKTAN, SALAVAT GETİREMEDİK 
 
 
"Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala
alihi ve sahbihi ve sellim"
 
 
EY SEVGİLİ EN SEVGİLİ
Bugün Sensizliğimi daha da hissettim GÜL!
Yüreğimdeki çarpıntılar bıraktı yerini,
Yanlızlığın ve Sensizliğin verdiği eleme
Ben Seni bir yanım öksüz ,
Bir yanım yetim sevdim,
Sen denilince boynum büküldü ,
Yüreğim öyle sızladı ki
Masum bakışlar hep Seni gözledi
Yolunu gözledi.
Belki bir Fatma(s.a ) kızı zeynep olmak istedi serçe yürekler,,
Belki de Hasan(r.a) ve Hüseyin(r.a)'e özenti yürekler
Koşup SANA sarılmak istediler,
Belkide başları mübarek dizinde
Çehrelerine değen mübarek elinin sıcaklığıyla,
Uyumak istediler masumca,
Sonra bekleyişler, gölgende olmayı özleyişler.
Bir damla yaş oldu düşmeye hazır
Ve Sensizlikle buruk kaldı bakışlar..
Devamını oku...

Âgehî'nin Gemi Kasidesi
Habîbullah Lâmekânî tarafından yazıldı.   
Pazar, 08 Ekim 2017 18:13
agehi gemi kasidesi Sen, firkatını çektirip bizden uzaklaştın, gittin; bense ayrılık denizinde nice fırtınalarla boğuştum (Firkata: kürekle yürütülen bir çeşit savaş gemisi)Fâ’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün
 
 
Çekdürüb firkatanı bizden ırağ oldun sen
Bahr-ı firkatte niçe furtunalar çektüm ben
 
Firkata: (İtal. fregataBuharlı gemilerin îcâdından önce Osmanlılar’ın savaşlarda gözetleme, karakol, haberleşme, büyük gemileri çekme gibi işlerde kullandıkları, 10–17 çift kürekle veya yelkenle hareket eden, bir ambarlı, uzun, dar, süratli teknelere verilen isim [Firkate ince donanma sınıfından olup nehirlerde de kullanılırdı]: Cenk ederek yetmiş pâre firkatesini feth edip… (Evliyâ Çelebi). On oturaktan on yediye varınca firkatedir (Kâtip Çelebi’den Seç.). 1147 hicri – 1734 mîlâdî târihli bir vesîkaya göre Birecik tersânesinde altmış adet nehir gemisi yaptırılmaya teşebbüs edilmişti. Bunlardan yirmi tânesi firkate ve kırk tânesi de daha küçük gemilerden olacaktı(İsmâil H. Uzunçarşılı)
 
Irak: (Eski Türk. yırak yıra-mak “uzaklaşmak”) Uzak: Iraktır yollarım dolandım geldim / Tatlıdır dillerin eğlendim kaldım (Karacaoğlan). El öpmek ârzû etsen ıraktan merhabâ derler (Şeyhülislâm Yahyâ). Estergon kalesi su başı durak / Kemirir gönlümü bir sinsi firak / Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak (Türkü).
 
Bahr: (ﺑﺤﺮi. (Ar. baḥr1. Deniz, deryâ: Bakmazlar Dertli’ye algındır deyü / Hakîkat bahrine dalgındır deyü (Dertli). Kenâr-ı bahrda hoş bir mahaldir nâzır-ı âlem (Abdülhak Hâmit). 2. Büyük nehir veya göl: “Bahr-ı Ceyhun.” “Bahr-ı Lût.” 
 
Furtuna: Fırtına.
 
Sen yıkarsın bu yakalarda gönüller şehrin
Dil ü can mülkini yağma edici sensin sen
 
Yaka: Kıyı, sâhil: Ve dokuzuncu günü Bosna paşası Budin’e dâhil olup Peşte yakasına kondular (Kâtip Çelebi’den Seç.). Yel oldu nâgehan urdu yakaya / Cihanda çâre yoğ imiş kazâya (İzzet Molla). Som ateşten bu saraylarla karşı yaka / Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka (Yahyâ Kemal). 
 
d-i aşkun alavand eyledi sabrum gemisin
İlevend oldu gönül tıflı senün derdünden
 
Bâd: Rüzgâr
Alavand: 
İlevend/Levend: 
 
Barbariçan siyeh atlasdan olaldan, cânâ
Gemici neftilerin âşık-ı zâr ettin sen
 
Bahr-ı aşk içre yürüsem n’ola yelken dorıda
Bir harâmî bakıcı yâre esir oldum ben
 
Seyr eden yüzüni deryâda erişür Hızr’a
Kadre uğrar seni bir kerre kadırgada gören
 
Agehi gemi kasidesi
Yâr ağyâr-ile deryâya çıkar seyrâna
Ehl-i dil âşık olan volta urur gen yakadan
 
Dûd-ı âhum direk oldu, bu zemîn keştî-dür
Bir yeni yelken olup-dur ana gerdûn-i köhen
 
Canda suğurya-durur derd ü belâ renc ü anâ
İstifa oldı gönül mankaları mihnetten
 
Geldi çatdı dil u cân zevrakına bad-ı belâ
Bizi çiğnetmeğe bu fülk-i felek dutdı dümen
 
zgâoldı muhâlif, başuma üşdi belâ
Başladı geldi karıntı yine baştan kıçtan
 
Bahr-i aşka düşeli oldı muhalif çenber
Korkum oldur ki gele bad-ı belâ yapraktan
 
Eğer oldunsa mahabbet denizinde mellâh
Pusula şevk gerek, harti gam u derd ü mihen
 
Aşk deryâsına saldunsa gönül zevrakını
Bulımazsın bu yakalarda dilâ, sen mesken
 
zgârun karışık oldı, hazer eyle, dilâ
Üstine aldurasın tira mola mayna seren
 
Hûblar forsa koçub sana kenar olmaz ise
Olma anlardan alarga, bir iki gün katlan
 
alt
 
Bahr-i aşk içre olan âşıka pend, ey zâhid
Karadan alet onarmak gibi-dür gen yakadan
 
Götür ırgalyayı, olma paçariz, ey ağyâr
Yâri ben bahr kenarında kenar eyler-iken
 
Ey gönül nice yatursın bu limân-ı tende
Himmetün lengerin al, mevsimi-dür, aç yelken
alt
Korsan ol, hasılı dünyâdan alarga olı-gör
Bu hayırsız adada durma, dila, iso seren
 
zgârun pupa olmaz ise avlamağ-ıla
Yüri deryâ üzerinde bir iki gün oyalan
 
Himmetün göncügin elden salı-verme zinhar
Keştiy-i sabrunı sakla alavand olmaktan
 
Alamarga-yla yüri yoğ-ısa yel yelkende
Çünki âşık olımazsın hele bâri yelten
 
Kulzüm-i aşka sefer eylemeğe azm eyle
zgâr oldı, yüri, tenta forasök yelken
alt
Etmek istersen eger bâğ-ı cinânda manca
Amel ü zühd komanyasını vâfir yüklen
 
Orsa varsan çıkamazsın, poça gitsen girdâb
Nice kullansan atar karaya bu keşti-i ten
 
Olmadın lenger-i ten bahr-i fenâya fonda
Pupa âlât-ile can kalyetasını kullan
 
Ey dirîğâ, bizi gâfil-le zebûn etdi hâvâ
Geldi çatdı demür üstinde yaturken düşmen
alt
Yâ İlahî bizi girdâb-ı havâdan kurtar
Bize yol ver, varalum bir ilimana erken
 
Kelimatüm dür-i deryâ-yi hakikat anlar
Bahr-i ma`nâda şinâverlik eden ehl-i sühân
 
Olsa deryâ kumı mikdarı kayurmaz derdün
Sa`ati var, geçer, ey Âgehi sabr et, katlan
 
 
Turkish Arabic English