Orlando Figes - Nataşa'nın Dansı / Rusya'nın Kültürel Tarihi 1. Bölüm (Giriş)

Orlando Figes - Nataşa'nın Dansı / Rusya'nın Kültürel Tarihi 1. Bölüm (Giriş)
Orlando Figes tarafından yazıldı.   
Cuma, 31 Ocak 2020 20:12
 
 
Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı eserinde, ormanda geçirilen bir av gününün sonunda, Nataşa Rostov ve kardeşi Nikolai'nin "Dayı"larının (Nataşa öyle hitap ediyor kendisine) onları sade, ahşap kulübesine davet ettiği, ünlü ve oldukça da hoş bir sahne vardır. Emekli bir asker olan asil kalpli ve egzantrik "Dayı" mülk serflerinden güçlü, kuvvetli ve güzel bir kadın olan kahya Anisya ile birlikte yaşamaktadır. Yaşlı adamın ona yönelttiği yumuşak bakışlardan, Anisya'nın onun "gayriresmi" karısı olduğu anla­şılmaktadır. Anisya, ev yapımı Rus yiyecekleriyle dolu bir tepsi getirir: mantar turşusu, ayran, çavdar ekmeği, ballı şekerlemeler, konserveler, köpüklü bal likörü, bitki konyağı ve votka çeşit­leri. Onlar yemeklerini bitirdikten sonra, avdan dönen hizmet­lilerin bulunduğu odadan balalayka nağmeleri gelmeye başlar. Bir kontesin hoşuna gidecek tarzda bir müzik değildir, basit bir halk baladıdır çalan, ama yeğeninin etkilendiğini gören "Dayı" gitarını ister, üzerindeki tozları üfler ve Anisya'ya göz kırptıktan sonra bir Rus dansının keskin ve hızlanan ritmiyle, tanınmış bir aşk şarkısını çalmaya başlar. "Sokaktan bir kız geliyor". Daha önce hiç duymamış olmasına rağmen bu halk şarkısı Nataşa'nın kalbinde bilmediği bir duygunun kıpırdanmasına neden olur. "Dayı" şarkının anlamının sözlerde olduğu, melodinin ise keli­meleri vurgulamak için "kendiliğinden geldiği" inancıyla, köylü­ler gibi söylemektedir şarkıyı. Şarkı söylemenin bu direkt şekli, havaya sanki bir kuş şakımasının sade büyüsünü vermiş gibi ge­lir Nataşa'ya. "Dayı" onu halk dansına katılmaya çağırır. 
"Hadi, yeğen!" diye bağırır, yeni bir notaya bastıktan hemen sonra elini Nataşa'ya doğru sallarken. 
Nataşa omuzlarındaki şalı atar, "Dayı"ya bakmak için ileri doğru ko­şar, ellerini beline yerleştirip omuzlarını oynattır ve poz verir. 
Göçmen bir Fransız mürebbiye tarafından eğitilen bu genç kontes, içi­ne Rus havasını çekerken bu ruhu nerede, nasıl ve ne zaman özümsemiş ve insanların uzun zaman önce pas de chale'nin sildiğini zannettiği o tavrı edinmişti? Ama bu ruh ve hareketler, "Dayı"nın ondan beklediği o eşsiz ve öğretilemez Rus ruhu ve hareketleriydi. O pozu verdiği sırada muzaffer, gururlu ve kurnaz bir neşe ile gülümserken, Nikolai ve diğerlerini, onun yanlış bir şey yapabileceğine dair başta ele geçiren korku sona ermiş ve onu takdir etmeye başlamışlardı bile. 
 
 
Doğru olanı öylesine kusursuz, öylesine kararlılıkla yapmıştı ki, ona dans için gerekli mendili uzatan Anisya Fyodorovna'nın gözlerine, gülme­sine rağmen yaşlar dolmuştu; Bu ipekler ve kadifeler içinde, kendisinden çok daha farklı biçimde yetiştirilen ince, zarif kontesi izlerken Anisya'nın, Anisya'nın babasının, annesinin, teyzesinin ve bütün Rus kadınlarıyla er­keklerinin içindekini ancak şimdi anlayabiliyordu.
Nataşa'nın dansın ritmini içgüdüsel olarak kapmasını sağla­yan şey neydi? Sosyal sınıf ve eğitim bakımından çok uzak oldu­ğu bu köy kültürüne nasıl bu kadar kolaylıkla girebilmişti? Bu romantik sahnede Tolstoy'un da bize sorduğu gibi, Rusya gibi bir ülkenin, görünmez yerel duyarlılık ipleriyle bir arada tutula­bileceğini mi farz etmeliyiz? Bu soru bizi bu kitabın merkezine götürür. Bu kitap kendisine kültürel tarih demekte. Ama okuyu­cunun burada bulacağı kültür unsurları sadece Savaş ve Barış gibi büyük eserler değil, Nataşa'nın şalı üzerindeki folklorik işle­meden tutun da, köylü şarkılarının müzikal geleneklerine kadar bütün sanat eserleri olacak. Üstelik bunlar, sadece birer sanat eseri olarak değil, siyaset ve ideoloji, sosyal gelenek ve inanç, folklor ve din, alışkanlıklar ve gelenekler, bir kültür ve bir yaşam biçimi oluşturan bütün o zihinsel ıvır zıvırla birleşen ulusal bilincin izlenimleri olarak toplandı. Sanatın hayata açılan bir pencere olabileceği benim iddiam değil. Dönemin anıları, köylü dansını bu şekilde kavrayan ve bu şekilde dans eden pek çok soylu kadın olduğunu gösterse de Nataşa'nın dans sahnesine, gerçekte yaşa­nanların değişmez bir belgesi olarak yaklaşılamaz.2 Ama sanata duyulan bir inanç belgesi olarak bakılabilir - bu durumda ya­zarın Rus köylülerinin de içinde olduğu geniş bir topluma olan özlemi, Tolstoy'un Savaş ve Barış eserinin genel sahnelerine de hakim olan liberal soylu ve vatansever 1812'liler ile paylaştığı konudur. 
 
 
Rusya, kültür tarihçisini, yüzeydeki sanatsal görünümün altını irdelemeye davet eder. Son iki yüzyıldır Rusya'da sanat, parlamentonun veya özgür basının yokluğunda siyasi, felsefi ve dini bir tartışma alanı olarak hizmet görmüştür. Tolstoy'un Sa­vaş ve Barış Üzerine Birkaç Kelimesi'nde de (1868) yazdığı gibi, Rus gelenekleriyle ilgili sanatsal çalışmalar, Avrupai anlamda bi­rer roman değildi.3 İkonalardan pek de farklı olmayan, fikirlerin test edildiği birer laboratuvar, sembolik düşünmeyi gerektiren büyük birer şiirsel yapıydılar; bilim ve din gibi gerçeği arayış ile hayat kazanıyorlardı. Bütün bu çalışmaların hepsini birden kucaklayan özne ise Rusya'ydı; karakteri, tarihi, gelenek ve gö­renekleri, manevi özü ve kaderi ile Rusya. Bu, olağanüstü ve sa­dece Rusya'ya özgü bir durum olabilir, çünkü bir ülkenin sanat­sal enerjisinin neredeyse tamamı, o ülkenin kendi milliyet fikrini yakalama arayışına akıtılmıştı. Hiçbir yerde ahlaki liderlik ve ulusal kehanet görevi sanatçıya bu kadar çok yüklenmemiş ve hiçbir yerde devlet, sanatçıdan bu kadar korkup, ona bu kadar çok eziyet etmemişti. Siyasi görüşleri nedeniyle resmi Rusya' dan, eğitimleri nedeniyle de köylü Rusya'dan dışlanan Rus sanatçı­lar, edebiyat ve sanat aracılığı ile ulusal değer ve fikirler toplulu­ğu yaratma görevini üstlenmişlerdi. Ruslar için ne demekti bu? Rusya'nın dünyadaki yeri ve amacı neydi? Ve gerçek Rusya nere­deydi? Avrupa'da mı, Asya'da mı? St. Petersburg mu, Moskova mı? Çarın imparatorluğu mu, yoksa Nataşa'nın "Dayı"sının yaşadığı, çamurlu tek caddesiyle köy mü? Puşkin'den Pasternak'a kadar Rus kültürünün altın çağındaki bütün ciddi yazarların, edebiyat eleştirmenlerinin, tarihçilerin, ressamların, bestecilerin, teologların ve filozofların aklını meşgul eden "lanetli sorulardı" bunlar; bu kitabın içinde, yüzeyde görülen sanatın altında yatan sorular. Burada ele alınan çalışmalar bir fikir ve davranışlar tari­hini, bu ulusun kavramlarını, Rusya'nın kendisini anlamaya ça­lıştığı kavramları simgelemekte ve eğer onlara dikkatli bakarsak, bir ulusun iç yaşantısına açılan birer pencere olabilirler. 
 
 
Nataşa'nın dansı işte böyle bir açılım. Merkezinde, tama­men farklı iki dünyanın karşılaşması bulunuyor: Üst sınıfın Av­rupai kültürü ve köylü sınıfının Rus kültürü. 1812 Savaşı, bu iki sınıfın ulusal bir oluşum içinde birlikte hareket ettikleri ilk andır. Serflerin vatansever ruhu ile kıpırdanan Nataşa'nın kuşağının aristokratları, kendi topluluklarının yabancı geleneklerinden ko­pup "Rus" prensiplerine dayalı bir yurttaşlık duygusu arayışına girdiler. Fransızca konuşmayı bırakıp kendi dillerini kullanmaya başladılar, adetlerini ve kıyafetlerini, yeme alışkanlıklarını ve iç dekorasyon zevklerini Ruslaştırdılar; sıradan insana ulaşmak ve onu eğitmek, bütün sanat dallarında ulusal bir biçim oluşturmak amacıyla folklorü, köylü dansını ve müziğini öğrenecekleri taşra­ya gittiler ve Nataşa'nın "Dayı"sı (veya Savaş ve Barış'ın sonun­da Nataşa'nın erkek kardeşi) gibi bazı insanlar, St. Petersburg'un saray kültürünü reddedip mülklerindeki köylülerle birlikte daha sade (daha "Rus") bir hayat sürmeye çalıştılar. 
 
 
Bu iki dünya arasındaki karmaşık etkileşim, hem ulusal bi­linci, hem de on dokuzuncu yüzyılda sanatı ciddi biçimde etki­ledi. Bu etkileşim bu kitabın önemli bir parçasıdır. Ama anlat­tığı hikaye, tek bir "ulusal" kültür olduğunu önermez. Rusya, tek bir kültürün ulusal miras olarak kabul edilemeyeceği kadar karmaşık, sosyal açıdan bölünmüş, politik açıdansa çeşitlidir, coğrafi olarak çok kötü belirlenmiştir ve belki de çok büyük­tür. Aslında amacım daha çok Rusya'nın kültürel biçimlerinin bu katıksız çeşitliliğinden haz almak. Tolstoy'dan alman pasajı bu kadar aydınlatıcı yapan unsur da, pek çok farklı insanı dans için bir araya getirmesidir: Aniden önlerine serilen bu garip ama büyüleyici köy dünyası ile Nataşa ve erkek kardeşi; bu dünya­da yaşayan ama bir parçası olmayan "Dayı"ları, bir köylü olan ama Nataşa'nın dünyasının sınırlarında "Dayı"yla birlikte ya­şayan Anisya; ve güzel kontes onların dansını ederken onu hiç şüphesiz meraklı bir keyifle (ve belki başka diğer duygularla) iz­leyen hizmetlilerle evin diğer serfleri. Amacım Rus kültürünü, Tolstoy'un Nataşa'nın dansını sunduğu gibi keşfetmek: Pek çok farklı şekilde uygulanıp pek çok farklı şekilde anlaşılan bir dizi karşılaşma ve yaratıcı sosyal eylem. 
 
 
Bir kültürü böyle kendi eğrisinden sapmış bir şekilde gö­rüntülemek saf, organik ve esas özüne meydan okumaktır. Tolstoy'un hayal ettiği gibi "otantik" bir Rus köylü dansı yok­tu, Nataşa'nın dans ettiği melodi gibi, Rusya'nın "halk şarkıla­rının" çoğu aslında şehirlerden gelmişti.4 Tolstoy'un betimledi­ği diğer köy kültürü unsurları ise Rusya'ya Asya steplerinden gelmiş olabilir -on üçüncü yüzyılla on beşinci yüzyıl arasında Rusya'yı yöneten ve daha sonra pek çoğu tüccar, çoban ya da çiftçi olarak Rusya'ya yerleşen Moğol atlıların ithal ettiği unsur­lar-. Nataşa'nın şalı neredeyse tam bir Pers şalıydı; Rus şalları 1812'den sonra moda olmaya başladıysa da, dekoratif motifleri muhtemelen Doğu şallarından elde edilmekteydi. Balalayka ise on altıncı yüzyılda Rusya'ya gelen Orta Asya menşeli (Kazak müziğinde halen yaygın olarak kullanılmaktadır) benzer bir gitar olan dombra'nın soyundandır.5 Bazı on dokuzuncu yüzyıl halk­bilimcilerinin gözünde Rus köylü dans geleneği, Doğu'ya özgü biçimlerden ortaya çıkmıştı. Ruslar çiftler yerine sıralar ya da çemberler oluşturarak dans eder, eller, omuzlar ve ayaklarla rit­mik hareketler yaparlardı; oyuncak bebeklerinkine benzer el ha­reketleri ve başlarını hareketsiz tutuşlarıyla kadınların dansına büyük önem atfedilirdi. Ancak bu dans, Nataşa'nın ilk balosun­da Prens Andrei ile yaptığı valsden son derece farklıydı, bütün o hareketleri taklit etmek hiç şüphesiz kendisini izleyen köylülere olduğu kadar kendisine de garip gelmiş olmalıydı. Sonuçta eğer bu köy sahnesinden kazıp çıkaracak antik bir Rus kültürü yoksa ve eğer kültür anlamında ne varsa o da dışarıdan ithal edildiyse, bu durumda Nataşa'nın dansının bu kitabın bakış açısının sim­gesi olmasının da bir anlamı vardır: Saf bir ulusal kültür yoktur, sadece bunun mitosvari imgeleri vardır; tıpkı Nataşa'nın köylü dansı yorumu gibi. 
 
 
Ancak amacım, bu mitlerin "yapısal çözümlemelerini yap­mak" değil; bugünlerde üniversitelerdeki kültür tarihçilerinin kullandığı dille söyleyecek olursam, amacım Rusya yurttaşlığı entelektüel bir "yorumdan" fazlası değildir iddiasında bulun­mak da değil. Yeteri kadar gerçek bir Rusya var - Rusya'nın ya da "Avrupa Rusyası"nın veya ulusal kimliğin herhangi bir miti­nin çok daha öncesinde var olan bir Rusya. Batı'dan çok farklı olan, Büyük Petro on sekizinci yüzyılda Avrupa adetlerine uyma­sı için onu zorlamadan önce var olan, antik Moskovi'nin * tarihi Rusya'sı. Bu eski Rusya, kilisenin gelenekleri, tüccarların ve top­rak sahibi kibar sınıfın adetleri ve imparatorluğun birbirinden uzak yarım milyon köyüne serpilip asırlar boyunca hayatlarında çok az değişiklikle yaşayan altmış milyon köylüsü ile Tolstoy'un döneminde bile hala hayattaydı. Nataşa'nın dans sahnesinden yankılanan, işte bu Rusya'nın kalp atışlarıdır. Tolstoy'un, genç kontesle Rusya'daki her kadın ve her erkeği birbirine bağlayan ortak bir duygu olduğunu hayal etmesi elbette ki çok da garip değildi. Çünkü bu kitabın da göstereceği gibi, nesilden nesle ak­tarılan ve kişiliklerin oluşmasına yardım ederek toplulukları bir­birine bağlayan bir Rus mizacı, yerel adet ve inanç silsilesi, içsel, duygusal ve içgüdüsel bir şeyler var. Bu tarifi zor mizaç, bütün Rus devletlerinden daha dayanıklı ve daha anlamlı olduğunu ka­nıtlamıştır; halkına tarihlerinin en karanlık anlarında bile ayakta kalmalarını sağlayacak bir maneviyat vermiş, 1917 yılından son­ra Sovyet Rusya' dan kaçanları birleştirmiştir. Amacım, bu ulusal bilinci inkar etmek değil, daha çok bunun kutsal bir mit gibi kavrandığını belirtmek. Avrupalı olmaya zorlanan eğitimli sınıf­lar eski Rusya'dan o kadar dışlanmış, Rus gibi konuşmayı ve hareket etmeyi o kadar uzun zaman unutmuşlardı ki, Tolstoy'un döneminde kendilerini bir kez daha "Rus" olarak tanımlamak için çabaladıkları zaman, o ulusu, tarihi ve sanatsal mitleri yo­luyla yeniden yaratmak zorunda kalmışlardı. Tıpkı Nataşa'nın "Rusluğunu" dansın ritüelleri aracılığıyla bulması gibi, onlar da kendi "Rusluklarını" edebiyat ve sanatla yeniden keşfetmişlerdi. İşte bu nedenle bu kitabın amacı bu mitleri çürütmek değil, daha çok, bu mitlerin ulusal Rus bilincini şekillendirmekteki olağa­nüstü gücünü keşfetmek ve açıklamayı ummak. 
 
 
On dokuzuncu yüzyılın en önemli kültür hareketleri Rusya yurttaşlığının uydurma imgeleri etrafında şekillenmişti: Sürekli kullandıkları "Rus ruhu" ve köylü sınıfının doğal Hıristiyanlığı mitleri ve on sekizinci yüzyıldan bu yana eğitimli seçkinlerin Av­rupa kültürüne alternatif olarak geliştirmeyi umdukları gerçek Rus yaşam tarzının taşıyıcısı olarak idealleştirilen Moskovi kül­tünün Slavcıları; Rusya'yı Avrupa çizgisine tekrar çekmek için kendi ilerici aydınlanma hırslarının sembolü olan bataklık arazi üzerine inşa edilmiş klasik etkisiyle rakip kült, yani "Batı'ya açı­lan pencere" St. Petersburg ile Batıcılar; köylülerin doğal sos­yalist olduklarına ve kurdukları köy enstitüleriyle yeni toplum için birer model oluşturacaklarına dair inançları ile Tolstoy'dan fazla da uzakta olmayan popülistler; ve Rusya'yı Asya stepleri­nin "saf" kültürü olarak gören İskitler, onlara göre bu saf kül­tür, gerçekleşecek devrim sayesinde Avrupa medeniyetinin ölü ağırlığını süpürüp insan ve doğanın, sanat ve hayatın bir olduğu yeni bir kültür kuracak. Bu mitler sadece birer ulusal kimlik "yo­rumu" değillerdi. Rusya'nın politik fikirlerinin ve bağlılıklarının şekillenmesinde, kişisel ve ulusal kimliğin en üst biçimlerinden tutun giyim ya da yemek, hatta kullanılan dil gibi en sıradan konulara kadar benlik gelişiminde bile çok önemli roller oyna­dılar. Slavcılar bunu gösteriyor. Anavatanda yetişmiş Hıristiyan prensiplerinin ataerkil ailesi olarak "Rusya" fikirleri, on doku­zuncu yüzyılın ortalarında üyelerini eski taşra kibar sınıfından, Moskova tüccar ve aydın sınıfından, ruhban sınıfından ve devlet bürokrasisinin belli kesimlerinden çeken yeni bir siyasi topluluğun özünü oluşturuyordu. Bu grupları bir araya getiren Rusya yurttaşlığı inanışı, siyasi imgelemde uzun süreli bir etkiye sahip oldu. Siyasi bir hareket olarak hükümetin serbest ticaret ve dış politikasını, soylularınsa devlete ve köylülere karşı davranışlarını etkiledi. Geniş bir kültürel hareket olarak ise Slavcılar belirli bir konuşma ve giyim tarzını, sosyal etkileşim ve davranışta farklı kuralları, mimaride, iç dekorasyonda, edebiyatta ve sanatta ken­di yaklaşımlarını benimsemişlerdi. Bu yaklaşım, hasır ayakkabı, evde dokunmuş palto, sakal, lahana çorbası, kvas, halk tipi ah­şap evler ve soğan kubbeli parlak renkli kiliseler demekti. 
 
 
Batı imgeleminde bu kültürel biçimler çoğu zaman "otan­tik Rus" olarak algılanmıştır. Ama bu algılama da bir mittir: Egzotik Rusya miti. Bu imaj ilk olarak, Nataşa'nın dansının eg­zotikleştirilmiş versiyonları ile Ballets Russes tarafından ihraç edilmiş ve daha sonra Dostoyevski'yi en büyük romancı koltu­ğuna oturtup, "Rus Ruhu" versiyonlarını satmaya çalışan Rilke, Thomas Mann ve Virginia Woolf gibi yabancı yazarlar tarafın­dan şekillendirilmişti. Eğer yok edilmesi gereken bir mit varsa, o da Rusya'nın egzotik ve başka bir diyarda olduğu efsanesidir. Ruslar uzun zamandır Batılıların Rus kültürünü anlamadıkları, Rusya'yı uzaktan gördükleri ve kendi etki alanlarındaki kültür­lerin aksine iç inceliklerini bilmek istemedikleri gibi konularda şikayet etmektedirler. Bu şikayetleri, kısmen gücenmeye ve yaralı ulusal gurura dayansa da haksız değil. Rus sanatçı, yazar ve bes­tecilerini, bir "ulusal okul" kültür gettosuna sevk edip birey ola­rak değil, bu klişeye ne kadar çok uyabildiklerine göre yargılama eğilimindeyiz. Rusların "Rus" olmasını bekliyoruz - sanatları, halk motifleri, soğan kubbeleri, çan sesleri ve "Rus ruhu" ile kolaylıkla ayırt edilebilmeliler. Rusya'yı ve Avrupa kültüründe­ki 1812 ve 1917 yılları arasındaki esas yerini uygun bir şekilde kavramayı güçleştirmek için bundan daha fazlası yapılamazdı. Rus geleneğinin büyük kültürel şahsiyetleri (Karamzin, Puşkin, Glinka, Gogol, Tolstoy, Turgenyev, Dostoyevski, Çehov, Repin, Çaykovski ve Rimski-Korsakov, Diaghilev, Stravinski, Prokofi­ev, Şostakoviç, Chagall ve Kandinski, Mandelstam, Ahmatova, Nabokov, Pasternak, Meyerhold ve Eisenstein) sadece "Rus" değil aynı zamanda Avrupalıydılar, bu iki kimlik iç içe girmiş­ti ve karşılıklı bağımlılıkları vardı. Ancak ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, böyle Rusların kimliklerinin herhangi bir parçasını bastırmaları imkansızdı. 
 
 
Avrupalı Ruslar için kişisel davranışın iki farklı üslubu var­dı. St. Petersburg'un balo salonlarında, sarayda veya tiyatroda "comme il faut" (Görgü kurallarına uygun, görgülü) idiler: Avrupai davranışlarını, halk sahnesin­deki bir aktör gibi sergiliyorlardı. Ama başka ve belki de far­kında olmadıkları bir düzlemde ve özel hayatın daha az resmi alanlarında yerli Rus davranış alışkanlıkları galip gelmekteydi. Nataşa'nın "Dayı"sınm evine yaptığı ziyaret bu tür bir değişi­mi betimlemektedir: Evde, Rostov Sarayı'nda veya imparatora takdim edileceği baloda kendisinden beklenen davranış, canlı doğasının serbest bırakıldığı köy sahnesinde sergilediği davra­nıştan dünyalar kadar uzaktır. Bu rahat sosyal ortamdan aldığı girişken keyif besbelli kendisini bu dansla ifade etmiştir. Gö­rünüşe göre bu rahatlık, Rus ortamında "daha fazla kendisi" olma duygusu, "Dayı"sı da dahil Nataşa'nın sınıfındaki pek çok Rus tarafından paylaşılmaktaydı. Kır evinin ya da daçanın ba­sit eğlenceleri -ormanda avlanmak, banyo evini ziyaret etmek veya Nabokov'un dediği "Rus sporu hodit" po gribi (mantar arama)"6- pastoral mutluluğu tekrar ele geçirmekten daha fazla şeylerdi; bunlar kişinin Rusluğunun ifadeleriydi. Elinizdeki kita­bın amaçlarından biri de, bu tür alışkanlıkları yorumlamak. Bu kitap sanatı, kurguyu, günlükleri, mektupları, anı kitaplarını ve kuralcı edebiyatı kullanarak, Rus ulusal kimliğinin yapısını ya­kalamaya çalışıyor. Bugünlerde "kimlik" moda bir terim. Ama birileri sosyal etkileşim ve davranışta kendisini nasıl ortaya koy­duğunu göstermedikçe bu terimin bir anlamı yok. Kültür, sadece sanat çalışmalarından ya da edebi söylevlerden ibaret değildir, yazılmamış kuralları, şekil ve sembolleri, ritüel ve jestleri ve bu çalışmaların genel anlamını belirleyen, toplumun iç hayatını dü­zenleyen ortak hareketleri içermektedir. Yani okuyucu burada, Savaş ve Barış gibi sanat eserlerinin aralarına, bu ulusal bilincin anahatlarının ayırt edilebileceği günlük hayattan bölümler (ço­cukluk, evlilik, dini hayat, manzaraya verilen tepkiler, yeme ve içme alışkanlıkları, ölüme karşı tavır) serpiştirildiğini görecektir. Bu bölümler, yaşamda ortak Rus duyarlılığının görünmez bağla­rını bulabileceğimiz yerlerdir; tıpkı Tolstoy'un ünlü dans sahne­sinde hayal ettiği gibi. 
 
 
Kitabın yapısıyla ilgili birkaç söz söylemek gerekirse, bu kitap kapsamlı bir tarih kitabı değil bir kültür yorumudur, bu sebeple okuyucu bazı büyük kültürel figürlere, hakları olan tam sayfadan daha az yer verildiğine dikkat etmelidir. Yaklaşımım te­matik oldu. Her bölümde Rus kültürel kimliğinin başka bir aşa­ması incelenmektedir. Bölümler on sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıla doğru ilerlemektedir ama kronoloji kurallarına bütün­selliği korumak amacıyla uyulmamıştır. 1917 engelinin aşıldığı iki kısa yer bulunmakta (3 ve 4. bölümlerin kapanış kısımları). Bu kitabın anlatım düzeninin dışında kalan tarih, politik olaylar ve kültürel kurumlar gibi birkaç konuda Rus tarihi konusunda detaylı bilgisi olmayan okuyucu için de bazı açıklamalara yer verdim. (Daha fazlasına ihtiyaç duyanlar kronolojik tabloya ba­kabilir.) Hikayem Brejnev döneminde sona eriyor. Bu döneme kadar ortaya konan kültürel gelenek doğal döngüsünün sonuna geliyor, bundan sonra gelenler yeni bir dönemin başlangıcı ola­bilir. Son olarak, St. Petersburg'un kültür tarihinin ve iki büyük soylu hanedan, Volkonski ve Şeremetevoların aile hikayelerinin temel motif ve kökenleri gibi bazı tema ve varyasyonların kitap boyunca tekrar tekrar ele alındığı görülecektir. Bu tekrarlamala­rın anlamı okuyucu tarafından ancak kitabın sonunda algılana­bilecektir. 
 
 
 
 
Turkish Arabic English