Örnek Alabilsek

Uzun yolculuklar otobüsle çok sıkıcı oluyor. Yollar adeta ikiye katlanıyor. Varmak istediğiniz yer ulaşılmaz sanılıyor. Uzakta kalanların özlemi artıyor. Kafanızın içinde geçmişten bu güne tüm anılar canlanıyor. Pişmanlıklar, keşkeler hafızayı yoruyor. Yaşanmışlıklar mı, yoksa yaşanamamışlar mı elem, merak beyni düşünmeye zorluyor. Düşünmek istemiyorsunuz aslında, ama belleğiniz sizi dinlemiyor. Hele bir de otobüsün içi kalabalıksa tüm koltuklar birilerince doldurulmuşsa ve o kalabalığın içinde yanınızda elinizi tutacak, başınızı omuzuna yaslayacağınız biri yoksa, zihniniz sizi epeyce yoruyor, rahatlıkla oturamıyorsunuz koltuğunuzda, diken üstünde dikiliyor hissine kapılıyorsunuz, zaman geçmek bilmiyor. 
Bu defa ki yolculuğumda yalnız değilim çok şükür, yanımda ilkgözağrım, büyük oğlum var. Anasının yakışıklısı, başını arkaya yaslamış, gözleri sıkı sıkı yumulu, yolculuğu uykuda geçiriyor. Yolcuların çoğunluğu da aynı eylemde. Çok şükür koltuk arkalarındaki mini televizyonlar kapalı, ekranlar karanlık, ama hava aydınlığa açılmış. Karanlık geceden, gündüz sıyrılıp çıkmış. Işık gelince karanlık gitmiş. Gün ışığı umut verici, yaşam sevinci dağıtıcı, görebilene güzellik gösterici. Oğlumu dürtüklüyorum. "Ey oğul gözünü aç bak dışarda zaman geçiyor. Asfalt yol geriye aktıkça zamanda anda tükeniyor." Yaşarken boşuna heba ettiğimiz anların farkına varamıyoruz, anın kıymetini anlamıyoruz... Keder konuk oluyor. Geçmişi düşündürüyor. Geride bıraktığım zaman içindeki, güzel anlarımı hatırlamaya çalışırken bir çığlık koptu arkadan...
Otobüsün içine gün ışığı dolmuştu. Anlaşılan sabah çoktan olmuştu. Ön koltukta oturanlar aynı anda kafasını çevirip çığlığın geldiği arka tarafa baktılar. Az sonra da tüm meraklılar çığlığın sebebini anladılar. Otobüsün en arkasında bulunan yanyana dizili koltuklarda bir kadın, içi geçtiği için kucağındaki çocuğu yere düşürmüş. Allah korumuş. Çocuğa bir şey olmamış. 2-3 yaşlarındaki çocuk canı yanmamış ki ağlamıyor, ama annenin avazı tüm uyuyan yolcuları uyandırıyor. Allah'tan kaptanın dikkati bu bağırtıyla dağılmıyor. 
Yolculardan bazıları kadına yardım için yerinden kalkıyor, kimi de uykusu bölündüğü için kendi kendine söyleniyor. Her kafadan bir ses çıkması üzüntülü anneyi mahcup edip susturuyor. Sıkı sıkıya sarıldığı çocuğunu öpüp kokmaya koyuluyor.
Ön sıralardan kalkıp arka koltuğa kadının yanına yaklaşan orta yaşlı bir başka kadın, üzerine vazife gibi: "Senin gocan yok mu hanım, ne demeye küçük çocukla yalnız yola çıktın," diyor. O da ona: "Sana ne, sana mı düştü tasası? " diye sert bir dille soru yöneltiyor. Beklemediği bu yaklaşımla ve kendini tatmin edecek cevabı alamamanın hırsıyla, meraklı kadın daha bir hiddetleniyor. Dolayısıyla otobüsün içinde, arka koltuklar önünde volümü yüksek, kaba, çirkin bir sözlü tartışma başlıyor. Etraftan yangına körükle gidenler, harareti artıranlar oluyor. 
Devamını oku...

Örnek Alabilsek
FURKAN İLERİ tarafından yazıldı.   
Perşembe, 08 Nisan 2021 09:37
Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında, lâhud âleminden inmeye başladı. Peygamberimiz dokuz ramazan oruç tuttu. Oruçlunun ağız kokusu Allah indinde misk gibidir. “Beni anınız, ben de sizi anarım...” kelâmında dikkat buyurun, büyük incelikler var­dır. Bir insanın kemâli, yanlışını kabul ve sonra onu tashih et­mek, düzeltmekle ölçülür. Yanlışını kabul etmeyende, bile bile yanlışında ayak direyende, hayır yoktur. Karanlığı seçen, ay­dınlıktan kaçan yarasa ruhlu insanlar için ne denilebilir? Onu herkes kendi lügatçesine göre isimlendirsin. Ramazan, karan­lıkların aydınlığa, zulmetin nura dönüştüğü bir mübarek aydır. Bu aydan istifâde etmesini bilenler, bütün yılı değerlendirirler. En küçüğüne varıncaya kadar bütün olaylar, düşünceler, ta­savvurlar, hayaller bizi şekillendirir, hayatımıza yön verirler. İslâm’da tesâdüf diye bir kelimenin varlığı yoktur, o sadece lügatlarda vardır, zanlarda vardır. İzâhını yapamadıkları, tahta kurusu kadar akıllarının yetmediği her işe, aklı evvellerin bul­duğu, önerdiği ve kullandığı bir kelimedir tesâdüf. İkide bir bu kelimeyi kullanmakla, sadece kendimizi kandırmış oluruz. İlle­tini, sebebini bilmediğimiz her şeyi, her olayı sözüm ona bu ke­lime ile izah ettiğimizi sanıyoruz. Ne büyük aldanış...
 
"Allah katında duadan daha değerli bir şey yoktur."
 
Efendim, söz çok önemli tabi. Siz de “Ya hayır söyle yahut sus.” Hadisini bizlere hep hatırlatıyor, sözü çok önemsiyor­sunuz. Bir de Yunus’un “Yunus bir haber verir, işidenler şâd olur.” sözü ile bu Hadis-i Şerif arasında bir ilgi olduğunu, onun bir açıklaması olduğunu söylemiştiniz sanırım daha önce.
− Evet. Daima hayır söyleyebilen bir kimse mesut olur. Meselâ bir dalkavuk, süslü püslü sözler söyler ama onlar karşı tarafın kalbinde bir güzellik oluşturmaz. Burada önemli olan bir nokta var: Ancak Allah rızası için söylenen güzel sözler insanı mutlu eder, ona mutluluk getirir.
− Peki hayır söyleyen bir insanı dinleyenler de mutlu mu olurlar?
− Evet. Bir kimse gül sunarsa, onun etrafındakiler de gül kokarlar. Meselâ etrafa lâğım suyu akıyorsa, etraftakilerin de üstü başı bir süre sonra lâğım kokar. Ben boşuna söylemi­yorum, sadece “Ya hayır söyle yahut sus.” Hadisi bir kimsenin hayatına yer etse, o kimse bu sayede velâyet makamına kadar çıkar diyorum.
− Peki bu o kadar çok mu zor? Hayırlı olmayan bir şey diline geldiği zaman susmak?
− Ben bu yaşa geldim, birkaç velînin dışında bunu uygu­layabilen görmedim.
− Peki neden böyle oluyor efendim, nefs mi giriyor araya, ille söylemek mi istiyor insan o anda o sözü?
− Öyle yavrum. Kış kışlığını, puşt puştluğunu yapıyor.
 
Nice kitaplar dolusu yazan, çuvallar dolusu lâf eden insanlar vardır ki, hayatlarında hiç kimse üzerinde etkili olamamışlardır. Çünkü onlar işin kolayına gitmişler, görevlerini hafife almışlardır. Kitaplar dolusu yazan insan nasıl olur da işin kolayına gidebilir diyeceksiniz? Evet, hiç kuşkunuz olmasın, öyledir. Önemli olan, kütüphaneler dolusu, deve yükü 0 Resulullah’tan gelen mânevi ışıkla, kalbimizi ve kafamızı aydınlatmak, onun ışığında ve onunla beraber olarak hayat yo­lunda yürümektir. Papağan gibi, birtakım sözler ezberleyip, olur olmaz yerde onları tekrarlamak insana bir şey kazandırmaz. Teyp de kendisine okunan şeyleri aynen söylüyor. Bunun ona faydası nedir? Lütfen lüzumsuz iddiaları, boş sözleri bırakıp gerçeğe dönelim. Onu bulmaya, yakalamaya ve yaşamaya ça­lışalım. Paydos diyelim bütün saçmalıklara, safsatalara… Sol­mayan rengin, pörsümeyen yeninin, ebedî güzelliğin peşinde olalım. Ancak böylesine yüceler yücesi bir aşkın rengine bü­ründüğümüz sürece, tartışmalarımızın bir anlamı olabilir. Gerisi sadece boş söz, zaman israfı ve kendini kandırmaktır. Allah cümlemizi böylesi tartışmalardan korusun.
 
Şahsiyet sahibi insanlar incelendiği zaman görürüz ki, on­larda ilk görülen özelliklerden biri yaşantılarındaki istikrar, de­vamlılıktır. Onlar ne söylediklerini bilen, neye inanacaklarını bi­len, kime değer vereceklerinin farkında olan kimselerdir. İkide birde fikir değiştiren, görüş değiştiren, inanç değiştiren kimse­lerde şahsiyet unsuruna rastlayamıyoruz. Dün karaladığı insan­ları bugün baştacı eden, dün tükürdüğünü bugün yalayan insan­lara nasıl şahsiyet sahibi diyebiliriz? Onlara nasıl güvenip, nasıl inanabiliriz. Onların ipiyle kuyuya insek, bir daha çıkamaya­cağımız daha baştan belli değil midir? Tarih dün dündür, bugün bugündür diyenlerin içinde bir tek gerçek şahsiyet sahibi insan görmüş müdür?
 
Önemli olan halkın içindeyken bile, hep iç dünyamızda O’nunla beraber olabilmektir. O’nun için susmak. O’nun için konuşmak... Ne yapacaksak, O’nun için yapmak. Hûd suresi 112. âyetinde “Emrolunduğun üzre istikâmet eyle” buyrulu­yor. ResûluIlah Efendimiz’in Hûd suresi saçımı ağarttı sözü ne kadar anlamlıdır. Hepimizin bunun üzerinde uzun uzun düşün­mesi gerekir.
 
Bir zamanlar Türkiye ile Amerika arasında bir kültür anlaşması vardı. İki ülkenin gençleri belli bir süre gittikleri yerde misafir kalıyorlardı. Bir arkadaşımın kızı da bu anlaşmayla Amerika’ya gitmişti. Akşam yemek yeniyor. Yemekten sonra arkadaşımın şimdi göz doktoru olan kızı ayağa kalkıyor. Evin hanımı soruyor. “Kızım nereye gidiyorsun?” “Televizyona” diye cevap veriyor. “Birazdan Dallas dizisi başlayacak.” Anne birden asabileşiyor. “Kızım,” diyor, “biz şerefli bir aileyiz. Bu kutsal çatının altında, ben o rezil dizinin seyredilmesine müsaade edemem. İlle görmek istersen, yarın memleketine git. Orada rahatça seyredersin.” Bunu işittiğim zaman çok duygulanmıştım. Hayattaki her şey insanları müspet veya menfi etkiliyor. Okunan gazete, seyredilen televizyon, konuşulan insanlar, konuşulan konular, hepsi, hepsi bizi etkiliyor.
Gördüğümüz, işittiğimiz, şahit olduğumuz ne varsa üzerimizde iz bırakıyor. Şuuraltımızın derinliklerine işliyor. Bizler madem ki dünyaya bir melek gibi tertemiz geldik, yarın mânevi hayatımıza giderken de geldiğimiz günkü ruh temizliği ile dönmemiz gerekmez mi? Aynı ruh sâfiyetini, güzelliğini korumak için de hepimiz elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. O kadar temiz, nezih, güzel yaşayalım ki, yaşadığımız hayat bir cennet olsun. Melek gibi yaşayalım, birbirimizi kırmadan, incitmeden, haram yemeden, harama bakmadan, haram düşünmeden yaşantımız öyle güzel olsun ki, yarın âhiret hayatımızda eyvah pişman olduk demeyelim. Dövünmeyelim. Feryad-ı figan koparmayalım. Dünyası cennet olanın âhireti de cennet olur. İnsan hayatta ne ekerse onu biçer. Madem ki insan ruhu bu kadar hassas, bu kadar ince, bu kadar kırılgan, o zaman bizler de son derece dikkâtli olmalıyız. Yarın son nefesimizi verirken gönül hoşluğu içinde, en temiz duygularla, “Sevginle gireceğim toprağa, sevginle çıkacağım topraktan” diyebilmeliyiz.
 
Göklerde ve yerde bulunan canlı, cansız, büyük, küçük her şey Allah’ı tesbih ederken, insan bundan nasıl uzak kalabilir?...
 
-Şu yaşadığımız hayatın her günü, her saati ayrı bir imtihan. Hepimiz sürekli olarak imtihan ediliyoruz. Amaç yetişmemiz, tekâmül etmemiz, olgunlaşmamız değil midir? Bu imtihanlar her şahıs için ayrı. Ama bilelim ki, bu imtihandan kurtuluş yok. Bizler de son nefesimizi verinceye kadar bu imtihanlardan yüzümüzün akıyla çıkmaya çalışalım. Peygamber Efendimiz ne güzel söylemiş; “Ya hayır söyle, yahut sus” diye. Bir tek bu Hadisi uygulayabilsek aile yaşantımız, meslek hayatımız, ne kadar farklı olur. Güzellikler içinde yaşar, güzellikler içinde ruhumuzu teslim ederiz. O son an ne kadar önemli. Bir ömrün muhassalası iman içinde, huzur ve sükûn içinde, rahatlıkla, sükûnetle çene kapayanlar ne güzel insanlardır. Allah bunu cümleye de, bize de nasip etsin. Biz de yaşarken “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyelim. Olur olmaz nedenlerle birbirimize darılıp, küsüp, kırılıp birbirimize sırtımızı döneceğimize, “Aşk gelicek, cümle eksikler biter” diyerek, “Gelin canlar bir olalım” diyerek birbirimizi kucaklayalım, “Sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz” diyerek hayata veda edelim...
 
Yunus, “Aşk gelicek cümle eksikler biter.” diyor. Algı kapılarını sonuna kadar açabilsek. Sevdiklerimizle bir olurken, evrenle de bir olabilsek. Tek istisna olmadan, yeryüzündeki bütün insanları, hayvanları, bitkileri, cemâdatı Muhammedî bir aşkla kucaklayabilsek. Hayatı doruklarda yaşayabilsek. En ince, en hassas düzeyde, bütün ayrıntıların farkındalığı ile yaşa­yabilsek. Küçük hesaplarla, küçük çıkar düşünceleri ile yaşamı küçültmek, daraltmak kadar insanın kendine yapacağı zarar ne olabilir? Doğanın ve evrenin içinde sakladığı giz, yaşamın ve ölümün gizi, hep sevenle sevilenin biraraya gelmesinden doğan sonsuz mutluluğun içinde değil midir? Bu birliktelikte algının kapıları sonuna kadar aralanıyor, insan kendi özü, aslı ile, gerçekle yüz yüze geliyor...
 
 
Turkish Arabic English