Mantıku't-Tayr (3. Bölüm)

Mantıku't-Tayr (3. Bölüm)
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Cuma, 19 Aralık 2014 03:48

بسم الله الرحمن الرحيم

    Değerli Okurlar, Fârisi bir mütefekkir ve ehl-i tasavvuf olan Ferîduddîn-i Attar, hamdele ve salveleden sonra tarziyeyle, yani ashâbı ve ashâbın en yücelerini överek kitabına devam ediyor.

    Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer radıyallahu anhumun halifelik makamını işgâl ettiklerine dâir iddialara şedid cevaplar veriyor.

    Hazret-i Ömer’in halifelikten vazgeçmesi: Hazret-i Ömer Üveys’in yanına geldi ve içini döktü. Dedi ki: Bezdim artık bu işten. Halifeliği satıyorum. Bir alıcısı olsalta, bir dinara bile satardım. Üveys Hazret-i Ömer’den bunları dinleyince dedi ki: Mâdem halifeliği bırakmak istiyorsun, sen bırak, alan var mı yok mu aldırma. Sen at, kime lâzımsa gelir. Yoldan kaldırıp alıverir.

    Ömer ashâbın yanına dönüp halifeliği terk etmek istediğini söyleyince hepsi itiraz ettiler: “Ey önümüze  düşen, Allah rızâsı için bunu yapma. Ebû Bekir halifeliği senin boynuna yüklerken, bir bildiği vardı da yaptı. Şimdi onun emanetini yüzüstü bırakırsan ruhu incinir” dediler. Hazret-i Ömer, onları haklı buldu. Fikrinden caydı ama bu iş kendisine büsbütün ağır geldi. 

    Hazret-i Ali’nin kâtiline şerbet sunması: Yazılanın önüne geçilemez ya, ne var ki o kara bahtlı adam Hazret-i Ali’yi ansızın yaralayıverdi. Ölümü beklerken Hazret-i Ali’ye bir şerbet sundular. O ise “Kanımı döken nerde? Bunu önce ona sunun, o içsin. Ben sonra içerim. Çünkü o benim yol arkadaşım olacak” dedi.  Şerbetihâine götürdüklerinde o hâin içmedi şerbetten. Dedi ki: “Muhakkak ki bu zehir, Ali beni kahretmek, zehirlemek istiyor.” Bu sözü o yaralı arslana aktardıklarında şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, bu adam sunduğum şerbeti içseydi, Allah’ın huzurunda onsuz bir adım bile atmaz, o girmedikçe, cennete de girmezdim.

    Düşmanına bile böyle merhamet eden birisi nasıl olur da Sıddîk’e kin besler? Belki de bütün âlemde Hazret-i Ali’nin sevdiği gibi, Hazret-i Ebû Bekir’i seven biri dahî gelemez. Hep böyle Hazret-i Ali mazlumdu, hilâfeti ondan kaptılar, ona zulmettiler deyip duracak mısın? Hazret-i Ali Allah’ın arslanıdır. Başlara taçtır. Bil ki arslana kimse zulmedemez.

    Allah dostu Rabia’ya birisi: “Ey veli kişi, Hazret-i Peygamberin ashâbını anlatsana biraz” dedi.  Rabia’ysa gülümsedi. “Eğer biraz Haktan gözümü çevirsem halkın derdine düşebilirim. Canını gönlünü Hakka teslim etmiş biri nasıl başkasından haber versin? Secdede gözüne diken batıp kanın aktığını fark etmeyen bir kadın gayrısını ne bilsin?”

    Allah yolunun yolcusu, dertlisi hiç kadın olur mu? Erdi o, er! “Ben kendimi bile tanımazken nasıl başkalarını tanır, birbirleriyle kıyaslayabilirim” demişti Rabia. Sen de bu yolda ondan ilerde değilsin. İnsanlardan birini tutup diğerini kınamaktan vazgeç. Mâdem topraktan geldin, yine bu yolun toprağı ol. Gayrısından arın, temizlen. Mâdem sen de bir avuç topraksın, toprak gibi mütevazı ol. Herkesi temiz bil. Temiz söyle.

   Kuşların kendilerine pâdişâh aramaları: Ey hidayet yolunu gösteren, hakikat vadilerinden haber getiren Hüdhüd, merhaba. Sebe Ülkesinin sınırlarına ne de güzel gittin? Orada Hazrealtt-i Süleyman’la kuşdiliyle konuştun. Onun sırlarına mahrem oldun. Bu yüzden yüceldin, başına taç takındın. Merhaba ey Tuba Cennetinde oturan, cennet elbiseleri giyinen, ateşten gerdanlıklar takan Dudu Kuşu. Cennet elbiseleri, cennetlik ve cömert kişiler içindir. Ateşten gerdanlıklarsa cehennemliklerin. Yalnız Halîlullah gibi Nemrut’tan kurtulan kişi ateşi gül bahçesine çevirip ortasında oturabilir. Sen de Nemrut’un kafasını kes, İbrahim gibi esenlikle ateşe ayak bas. Nemrut’un korkusundan arındın mı, cennet elbiselerini giy. Artık sana ateş gerdanlıktan korku gelmez. Eğer bu yoldaysan kahkahayla gülme, yolunu sarpa çevirme. Bundan vazgeç de rızâ makamının kapısına yapış, tokmağını çal.

    Merhaba ey kem gözlerden saklanmış keklik. Ne güzelsin. Bilgi Dağından ne de güzel salına salına gelmektesin. Varlık dağını bırak, yokluğa düş ki, kayandan memeleri süt ve bal dolu dişi bir deve çıksın. Eğer iş başarman gerekse, sür deveyi ki, seni karşılamaya Hazret-i Sâlih çıksın.

    Merhaba ey keskin bakışlı, sert yaradılışlı doğan. Hep böyle haşin, hep böyle kızgın mı kalacaksın? Ezelî aşk nağmesini ayağına bağla ve onun ipini ebediyyen çözme. Sonra seninle beraber doğan aklını yerini gönlünü koy ki, ezelle ebedi göresin. Dört tabiat sopasını cesaretle kır. Birlik mağarasının içine girip, orda otur. Oraya yerleştin mi âlemin ulusu sana mağara dostu olur.

    Merhaba ey aşk bahçesinin bülbülü. Hadi durma, aşk derdiyle, gönül yarasıyla feryâda başla. Dilinden dökülen Dâvûdî nağmelerle halka mânâ âleminin yolunu göster. Hazret-i Dâvûd gibi gönül yarasıyla bir güzel ağla ki, sana da can fedâ etsinler. Nankör nefsine zırh giydirip durmaktan vazgeç. Dâvûd gibi demirini erit, muma çevir. Demiri mum gibi erittikçe sen de Dâvûd gibi hararetlenir coşarsın.

    Ey uzakları gören güzel sülün, merhaba. Gel de gönül ırmağının nur denizine döküldüğünü gör. Ama sen karanlık kuyusuna düşmüş belâ hapsine tutulmuşsun. Gözünü tâ arşın en yücesine dik. Kendini şu karanlık kuyudan çek çıkar. Yûsuf gibi kuyudan, zindandan geç; yücelik ülkesinin sultânı ol.

    Merhaba ey üveyik kuşu. Ötmeye başla ki, yedi kat gök üzerine inciler saçsın. Boynunda vefâ gerdanlığı takılıyken vefâsızlık etmek ne çirkindir. Kendinden geç, varlığından çık. Aklın seni mânâ âlemine götürdü mü Hızır sana âb-ı hayatı sunar.

    Merhaba ey güzel şâhin. Yücelik taslamış, murdar dünyaya bağlanmış; bu yüzden de kanlara bulanmış, âhiretten ayrılmışsın. Dünyadan da âhiretten dalte geçer, ikisinde de hevesin kalmazsa yerin Zülkarneyn’in tahtı olur.

    Merhaba ey altın rengi kuş. Güzelce gül, işe ateşlice sarıl, ateş gibi gel. O ateşle önüne çıkanı yak, kavur. Yaratılmışların hepsine gözünü kapadın mı, Allah’ın rahmeti sana artarak gelir. Mâdem ki gönlün bu sırlara vâkıf oldu, hadi, kendini Hak yoluna vakfet.

    Büyüğünden küçüğüne, şahinden serçeye kadar bütün kuşlar bir yerde toplandılar. Ama başlarında bir sultânları yoktu. “Her ülkenin bir pâdişâhı var” dediler.  “Nasıl olur da kuşlar ülkesinin bir pâdişâhı olmaz? Elele verelim de kendimize bir pâdişâh bulalım bâri. Çünkü pâdişâhsız bir ülkede ne düzen olur, ne dirlik.”

   Gönlü perişan Hüdhüd de kuşların arasındaydı. Sırtına tarikat elbisesini giymiş, başına hakikat tâcını geçirmişti. Anlayışı kudretli, gözleri hep hikmetliydi. Hüdhüd sustu. Sustu ama yerinde duramaz oldu. Dayanamadı o da konuştu: “Ey kuşlar, ben gayb habercisi Hüdhüd’üm. Allah katından haberlerim, yaratılış sırlarından bilgim vardır. Hazret-i Süleyman’ın ordusunda rütbe bakımından herkesten ilerdeydim. Huzurumda kim bulunmazsa bulunmasın hiç aramazdım. Ama ne gariptir ki ben bir an yanından ayrılsam; sorar, arar, beni bulmak için her tarafa adamlarını gönderirdi. Bana bu şeref kıyamete kadar yeter de artar. Yıllarca karalarda, denizlerde gezdim. Dağlarda, ovalarda aşılmaz mesafeleri aştım. Geçilmez yollardan geçtim. Kimsenin görmediği âlemleri seyrettim. Böylece pâdişâhımı tanıyıp bildim. Ama huzuruna tek başıma nasıl gideyim. Gücüm yetmez ki! Eğer siz bana yol arkadaşı olursanız pâdişâhımızın kapısına varabiliriz. Ulu bir dağ var, adına Kaf Dağı derler. Bizim pâdişâhımız onun arkasındadır işte. Adı da Simurg’tur. O bize çok yakındır ama biz ondan öyle uzağız ki! Herkes onun adını ağzına alamaz. Kapısında nurdan, karanlıktan binlerce perde vardır. Ve onun makamına erişmek ne buradan, ne de öbür âlemden kimsenin harcı değildir. Ne bir yol vardır ona ulaştırır, ne de onsuz kalınır, ayrılığına katlanılır. Binlercesi bu sevdayla yollara düşmüş, bu yolda ölmüştür. Onun san’atları gözleri kamaştırır. Ne can hakkıyla övebilir onu, ne de akıl anlayabilir. Bu yola çıkacak erin arslan gibi olması gerek, çünkü yol uzun, denizse derin. Hadi biz de kendimizden geçelim. Yola düşelim. Bu yolda güle ağlaya yürüyelim. Eğer bir iz bulursak ne mutlu, bulamazsak o olmadan yaşamak ayıp bize. Sevgili yoksa can ne işe yarar. Bu yolda canını fedâ etmek gerek. Er gibi can ver ki, sevgili sana binlerce can ihsan etsin. Hadi şimdi sizden de kim yol eriyse benimle beraber yola girsin.”

    Pâdişâhlarının büyüklüğü ve yüceliğini işiten bütün kuşların akılları başlarından gitti. Hasret, yüreklerini sardı. Sabırsızlandılar. Hüdhüd’ün arkasına dizildiler, yola düştüler. Sultânlarına âşık oldular, kendilerine düşman kesildiler. Ama yol uzun, menzilse uzaktı. Gitgide kuvvetten düştüler. Kimi yoruldu, kimi hastalandı. Hepsi de Simurg’a varmak istiyordu ama yine de her biri başka bir özür getirmeye başladı.

    Önce sarhoş gibi kendinden geçmiş bir hâlde bülbül geldi Hüdhüd’ün yanına. Her ötüşünde bir anlam vardı bülbülün. Her anlamdaysa bir sır âaltlemi gizliydi. Dedi ki dertli bülbül: “Aşk sırları bende kemâle erdi. Her gece tekrarlayıp dururum onları. Ama Hazret-i Dâvûd gibi belâlara uğramış birisi yok ki ona ağlaya ağlaya aşkın Zebur’unu okuyayım. Neye inleyişini benim sözlerim verir, çenge nağmesini veren yine benim feryâdımdır. Gül bahçelerini benim nağmelerim doldurur. Âşıkların yüreklerini benim feryatlarım taşırır. Her an başka bir tarzda zikreder, her dem ayrı bir dertten bahsederim. Fakat sevgilim baharda âleme misk kokuları saçarak açılınca gönüm hoşnut olur. Yüzüne bakınca her derdimi hallederim. Sevgilim gizlendiğindeyse susup köşeme çekilirim. Bülbülün sırrını gülden başka kim bilir, kim anlar ki? Bir bülbülün Simurg’u sevmeye gücü yetmez ki! Bülbüle bir sad-bergin sedası yeter. Şimdi gül, yürekler yakan bir ahu gözlü dilber gibi açılır da, bütün âlemde yalnız benim yüzüme bakıp gülerse ben, bir gecelik bile öyle dudağı tatlı dilberin sevdasından nasıl vazgeçer, ayrılığına nasıl dayanırım?”

    Hüdhüd kızdı bülbüle. Ey surete aldanıp kalan kuş, dur! Daha ileri gitme bir güzelin aşkıyla kendinden geçme! Olgun olanlar geçici bir hevese bağlanmaktan bıkarlar. Gülün bir gülümsemesi sana tesir etti. Ama seni işinden gücünden edip, gece gündüz feryat ettirmedi mi?

 

1. Bölüm: http://www.ayferaytac.com/tum-makaleler/1190

2. Bölüm: http://www.ayferaytac.com/tum-makaleler/1191

 

Mesnevî’nin Farsça bölümlerine bu linkten ulaşabilirsiniz: http://ganjoor.net/attar/manteghotteyr/

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir