SECDE

SECDE
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 06 Temmuz 2015 22:04

 

alt

 

سری که درو سجود نیست، سفچه به ازو

و كفی که درو جود نیست، کفچه به ازو
 
Serî ki derû sucûd nîst, sefçe bih ez û
Ve kefî ki derû cûd nîst, kefçe bih ez û
 
Secdeye gelmiyorsa bir baş, kelek ondan iyialt
Cömertlik yoksa bir avuçta; kepçe ondan iyi
 
(Hoca Abdullah el-Ensârî)
 
Hat: Meşhûr Hattâtlardan İranlı Mâlik Deylemî
 
Ba'zı yerlerde kefî yerine (دستی) (destî) kelimesinin geçtiğini de gördüm; ya'ni "bir avuçta" yerine "bir elde".
 
Kelimeleri tahkik ve tetkik ederken ekseriyetle tercih ettiğim sözlük, Ali Ekber Dehhodâ'nın lugatnâmesidir.
 
 
ŞÂİRLE ALÂKALI TAHKİKÂT VE İZÂHÂT KABİLİNDEN KELÂMLARIM:
 
Bu mübârek Hocaefendi; 1006'da Herat'ta, Kûhendîz'de dünyâya kadem bastı. 
 
İstanbul'da türbesi bulunan şöhreti dillere destân sahâbî efendimiz Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri'nin soyundan gelmektedir.
 
Zîrâ 652 senesinde, Ebû Bahr Sahr bin Kays bin Muâviye el-Ahnef es-Sa'dî et-Temîmî (vefâtı, 687) komutanlığındaki İslâm ordusu Horasan mücâvirine bir fetih seferi düzenlemiş, bu sefere katılanlardan biri olan Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri'nin mübârek oğlu olan Mett el-Ensârî fetihten sonra Herat'ta ikamet etmeye başlamıştır.
 
Hoca Abdullah el-Ensârî'nin babası olan Ebû Mansûr, Mett el-Ensârî'nin torunlarından olup, kendisi Herat'ta yaşarken, bir ara Mevlânâ Muhammed Celâleddîn-i Belhî'nin doğum yeri olan, ilim irfan merkezi Belh'e gitmiş, burada pek çok âlim ve mutasavvıfın rahle-i tedrisinden geçmiştir. 
 
Özellikle Cüneyd-i Bağdâdî'nin müridlerinden olan Şerîf Hamza Akīlî'nin sohbetlerinde bulunmuştur. 
 
Oğlu da tıpkı babası gibi ilim öğrenmek maksadıyla büyük âlimlerin eteğine yapışmış ve çok başarılı olmuştur. Nişâbûr, Rey, Bağdâd, Horasan gibi pek çok yerde semender gibi çöl sıcaklarında dolaşıp ilim tahsil etmeye çalışmıştır. 
 
Tasavvufî olarak başlarda meşhûr mutasavvıf şâir Ebu's-Saîd Ebu'l-Hayr ile berâber olmuş ise de, sonradan Harakânî Hazretlerine intisap etmiştir.
 
En ünlü eseri Münâcâtnâme olup, İlâhînâme, Muhabbetnâme, Kalendernâme, Risâle-i Dil u Cân ve benzeri bir sürü Farsça eserle birlikte, Envâru'l-Tahkîk, Zemu'l-Kalem gibi birkaç Arapça esere de sâhiptir. alt
 
Bu eserlerden ba'zılarının pdf kayıtları bende bulunmakla birlikte, taleb hâlinde arzu edenlere meccânen göndermeyi kendime borç addederim.
(Bu şahsın kitapları dışında elimde mevcut tüm eserler için bu kayıt geçerlidir)
 
Bahsolunan tüm bu eserleri yazan şahıs, bir dönem sonra âmâ olmuş olsa da, talebelerinin vesilesiyle kitap te'lif etmeye devam etmiştir. 
 
Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun muazzam hükümdârı Rukneddîn Ebû Tâlib Tuğrul bin Mâlik bin Selçuk (doğum, 995-vefat, 1063) devrinde yaşayan zâtın 1089'da vefât etmesinden sonra, şu ân ismini tam tespit edemediğim bir Selçuklu Sultânı tarafından türbesi yaptırılmıştır. 
 
Şansabânîler döneminde, Sultân Gıyâseddîn Muhammed devrinde de türbeye ilâveten medrese inşâ edilmiştir. 
 
Horasan, Rey, Nişâbûr demişken, tabii bu yazıda ismini zikrettiğim muhterem zâtların hiçbirisi elbette itikâdî olarak Şîa değildi. Bu arada "Rey", şimdiki Tahran'ın eski ismidir. Tahran, Rey'in kuzeye doğru yayılmış hâlidir.
 
Esâsen şîa kelimesi (الشيعة), "tâbi olmak, desteklemek; şâyi olmak, çoğalmak" anlamlarındaki şiyâ‘ kökünden türemiştir ve bu kelime, "tarafdâr, yardımcı, destek veren; bir işi gerçekleştirmek için bir kimse etrâfında toplanan güruh" mânâsındadır. Müfredi ise şîî biçiminde kullanılır. 
 
İşbu kelime kavram olarak ise, Cenâb-ı Peygamber-i Zîşân Rasulullah Efendimiz'in vefâtının akabinde devletin idâresinin Ali bin Ebî Tâlib Hazretleri ile evlâd-ı Ali'den olan belli kimselere intikal etmesi gerektiğini savunan grupları ifade ediyor. (Kaynak: Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât)alt
 
Kur’ân-ı Hakîm'de "şiyâ‘" kökü biri fiil, diğerleri tekil (şîa) ve çoğul (şiya‘, eşyâ‘) isimler olmak üzere on iki yerde lugat anlamlarında geçmektedir. (Kaynak: Muhammed Fuâd Abdulbâkî'nin el-Mu'cemu'l-Mufehres lî el-Fâzı'l-Kur'ân eseri)
 
Kelime sözlük mânâsıyla Sünnî hadîs kitaplarında da yer alır (meselâ, Müsned, 2, 67; Dârimî, "Śalât", 165; Ebû Dâvûd, "Sünnet", 16 gibi). 
 
Şîa kelimesinin ilk dönemlerde sâdece sözlük mânâsı çerçevesinde "tarafdâr" mânâsında kullanıldığı şu misâlle doğrulanabilir, zîrâ İran’ın fethi sırasında Sâsânî kumandanı Hürmüzân ve ileri gelenlerden on iki kişi Medine’ye getirildiğinde Halîfe Ömer bin Hattâb Efendimiz; "Bu adamı ve şîasını İslâm’a boyun eğdiren Allah’a hamdolsun" demiştir. (Kaynak: İbn Sa‘d, 5, 89)
 
Daha sonra Ömer bin Hattâb Efendimiz'in öldürülmesinden mes'ûl tutulan Hürmüzân i'dâm edilmiştir. 
 
Bu da apayrı bir bahis. İnşaallah başka bir yazıda bu konuyu da teferruatlı olarak ele alırız.
 
Târık İleri
 
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir