Sevgili, geri dön de geçip giden ömür geri gelsin

Sevgili, geri dön de geçip giden ömür geri gelsin
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 27 Temmuz 2015 19:15
در دیر مغان آمد یارم قدحی در دست
مست از می و میخواران از نرگس مستش مست
 
Der deyr-i mugân âmed yârem kadehî der dest 
Mest ez mey u meyhârân ez nergis-i mesteş mest 
 
Sevdiğim/yârim meyhâneye geldi; elinde bir kadeh mey içmekten sarhoş olmuş 
Nergis gibi mahmûr/humarlı bakan gözleri yüzünden mey içenler de sermest olmuş 
 

MUGÂN

(ﻣﻐﺎﻥ) isim (Farsça: muğ ve çoğul eki -ân ile muğân)
1. Zerdüşt dîninden olan kimseler, ateşe tapanlar, ateşperestler, Mecûsîler. 
2. Meyhâneciler: “Pîr-i mugan.”
 
DEYR
(ﺩﻳﺮ) isim (Arapça) 
1. Daha çok dağ tepelerinde veya kasabaların dışında kurulmuş, hıristiyan râhip ve râhibelerinin yaşadığı binâ veya birçok binâdan ibâret manastır. 
2. Kilise: Bir hâkten inşâ olunur deyr ile mescid (Ziyâ Paşa). Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl için / Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangîr aşkına (Yahyâ Kemal). 
3. Meyhâne: Değil feyz-i cedîd ol mey ki içtik aşk deyrinde / Bize ol cür’a mestân-ı Hodâ’dan artakalmıştır (Osman Şems). 
4. tasavvuf. İnsanlık âlemi, dünya, bu âlem: Onun gibi Müslim getirmez bu deyr (İzzet Molla). Bir büt-i mu’ciz-demin aşkıyle dil Kays idi / Gelmeden deyr-i vücûda Îsî-i Meryem henüz (Leskofçalı Gālib). 
● Deyrânî (ﺩﻳﺮﺍﻧﻰ) i. (deyr’in nispet eki almış şekli) Manastıra, kiliseye mensup kimse, manastır adamı.
 
alt
در نعل سمند او شکل مه نو پیدا
وز قد بلند او بالای صنوبر پست
 
Der na’l-i semend-i û şekl-i meh-i nev peydâ 
Vez kadd-i bulend-i û bâlâ-yi sanevber pest 
 
Atının nalında yeni doğmuş hilâl görünüyor
Uzun boyunun yanında çam nasıl da kısa kalıyor
 
SEMEND
(ﺳﻤﻨﺪ) isim (Farsça) 
1. Kula at: Def’aten üç re’s semend atâ kıldı (Âlî Mustafa Efendi). Semend-i nâz ile uşşâkın eylemek pâmâl / O şehsüvâr-ı mehe bir iftihârdır gûyâ (Koca Râgıb Paşa). 
2. Güzel, süratli ve çevik at: Zehî semend-i mülâyim ki hüsn-i reftârı / Unutturur dil-i uşşâka cilve-i yârı (Nef’î). O şehsüvâr ki bine semend-i ikbâle / Revâdır Âsaf olursa yanınca gāşiye-dâr (Nâbî). Endâmını sevdiğim giyinmiş / Bir cilve-nümâ semende binmiş (Muallim Nâci).
 
SANAVBER – SANEVBER
(ﺻﻨﻮﺑﺮ) isim (Arapça)
1. Çam fıstığı ağacı: Ve herkesin önüne birer ardıç veya sanavber ağacından yapılmış tabak koyup her taamda onu dolu tebdil ederler (Kâtip Çelebi). Ey râh-ber-i sabâ-berâber / Gerçek bu mu âşiyân-ı dilber / Bir türbe ki nevbahâr yapmış / Bekler şeb u rûzunu sanevber (Abdulhak Hâmid). 
2. Çam fıstığı kozalağı: Hayâl-i lezzet-i gül-bûse-i la’liyle cânânın / Sanavber-şekl olan dil gûyiyâ bir kelle şekerdir (Sâmi). 
3. edeb. Sevgilinin boyu. 
● Sanavberî (ﺻﻨﻮﺑﺮﻯ) sıfat (nispet eki -і ile) 
1. Çam fıstığı kozalağı biçiminde olan. 
2. Çam fıstığı renginde: Yüzde peçe, elde kahverengi güderi eldiven, al şemsiye, sırtında gıcır gıcır sanavberî çarşaf (Ahmet Râsim).
 
alt
آخر به چه گویم هست از خود خبرم چون نیست
وز بهر چه گویم نیست با وی نظرم چون هست
 
Âhir be çe gûyem "hest"? Ez hôd haberem çun nîst 
Vez behr-i çe gûyem "nîst"? Bâ vey nazarem çun hest 
 
Peki, ne diye "var" diyeyim? Çünkü yok kendimden haberim 
Niçin "yok" diyeyim? Zîra ona dönüktür gözlerim 
 
HÔD
(ﺧﻮﺩ) zamir (Farsça) Kendi, bizzat, -de, dahî: Ol yer ki Boğaz denilir, görenlere hôd mâlûmdur. Ammâ görmeyenlerin gönlünü açmak üzere böylece anlatalım (Tursun Bey Târihi). Dedim ne için bana rahm etmez ol şeh kul hôd anındır (Zâtî). Ruh-ı âlinde bir letâfet var ki ey Fıtnat / Ne verd-i terde ne sünbülde ne hôd şebbûda gördüm ben (Fıtnat Hanım). 
 
شمع دل دمسازم بنشست چو او برخاست
و افغان ز نظربازان برخاست چو او بنشست
 
Şem’-i dil-i demsâzem benşest çu û berhâst 
V’efgân zi nazarbâzân berhâst, çu û benşest 
 
O kalkınca gönlümün kafadar mumu söndü 
O oturunca ona hayran hayran bakanların feryâd figânı yükseldi
 
FİGÂN – EFGÂN
(ﺍﻓﻐﺎﻥ – ﻓﻐﺎﻥ) isim (Farsça) Iztırapla bağırma, haykırma, feryâd: Dinleyelim dağ başında figânı (Karacaoğlan). Bülbül-âsâ başlarsa efgâna âşıklar n’ola (Fıtnat Hanım).
 
گر غالیه خوش بو شد در گیسوی او پیچید
ور وسمه کمانکش گشت در ابروی او پیوست
 
Ger gâliye hoşbû şod der gîsû-yi û pîçîd 
Ver vesme kemânkeş geşt der ebrû-yi û peyvest 
 
alt
Gâliye denilen miskli parfüm eğer güzel kokuyorsa, onun saçlarının içinden geçtiği için kokuyor
Rastık keman gibi kıvrılıyorsa, onun keman kaşlarına sürüldüğü için kıvrılıyor
 
GÂLİYE – GÂLİYÂ
( ﻏﺎﻟﻴﺎ– ﻏﺎﻟﻴﻪ) i. (Arapça'dan. ġāliye > Farsça'ya gâliye – gâliyâ)
1. Misk ve amberden yapılma, siyah renkli, güzel kokulu, boya olarak saç ve kaşa sürülen bir mâcun: Müşgin saçında gâliyeden vaz’ olan benin / Şol dâm içinde ben bilirim kim ne dânedir (Nesîmî). Hüsn kim gâliye vu gâzeden imdâd ister (Şeyhülislâm Yahyâ).
2. (ﻏﺎﻟﻴﻪ) i. (Arapça guluvv > gâli “haddi aşan”dan gâliye) Şiî olan veya Şiîlik iddiasında bulunan bâzı bâtıl mezheplerin çok aşırı giden müfrit zümreleri.
 
بازآی که بازآید عمر شده حافظ
هر چند که ناید باز تیری که بشد از شست
 
Bâz ây ki bâz âyed omr-i şode-i Hâfız 
Her çend ki nâyed bâz tîrî ki beşod ez şest 
 
Geri dön haydi, geri dön de Hafız’ın geçip giden ömrü geri gelsin
Gerçi yaydan kurtulan ok bir daha geri dönmez ya
 
Hâfız-ı Şîrâzî'nin gazelidir.
 
TÎR
(ﺗﻴﺮ) isim (Farsça) 
1. Ok: Zen merde civan pîre keman tîrine muhtâc / Eczâ-yı cihan cümle birbirine muhtâc (…). Yoksa eyler tîr-i âhım çarh-ı mînâyı şikest (Şeyhülislâm Yahyâ). Ne çâre etmiş idi tîr-i merg onu âmâc (Cenap Şahâbeddin). 
2. teşmil. Sevgilinin kirpiği: Kasd ediyor tîr-i müjen cânıma / Gözlerin en son girecek kanıma (Şarkı). Bir nigâh-ı nâza şâyân olduk ammâ neyleyim / Sînemiz âmâc-gâh-ı tîr-i müjgân oldu hep (Fıtnat Hanım). Zahmını yer yer ciğerde tîr-i müjgânın görün / Mısr-ı dilde adlini ol mâh-ı Ken’ân’ın görün (Leskofçalı Gālib). 
Tîr-i kazâ: “Kazâ oku” Kader: O bir tîr-i kazâdır kim dil-i pûlâddan geçmiş (Leskofçalı Gālib).
Tîr ü keman: Ok ve yay.
Edebiyatta sevgilinin kirpiği ve kaşı anlamında kullanılır. 
 
 
En derin muhabbet ve Selâmlarımla.
Târık İleri
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir