ŞEYH NE DEMEKTİR?

ŞEYH NE DEMEKTİR?
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 23 Aralık 2015 23:53
KİMLERE ŞEYH DENİLİR? ÇIPLAK LUGAT MÂNÂSI VE ISTILÂHÎ MÂNÂLARI NEDİR?
 
(Arapça isim: şeyhûhat (ﺷﻴﺨﻮﺧﺖ) "yaşlanmak, ihtiyarlamak"tan şeyh "yaşlı şahıs")
Osmanlı Şeyhu'l İslâm'ı Târık İleri tarık ileri ısparta Şeyh nedir, şeyh ne demektir, ahi evran tarikat
1. Bir tarîkata girip seyr u sülûkunu tamamladıktan sonra o tarîkatın başı durumundaki en yüksek mertebeye çıkmış bulunan ve kendisine derviş yetiştirme (irşad) müsaadesi verilen kimse; tâliplere rehberlik edip onları tarîkat usûllerine göre irşad etmek ehliyetine sâhip kâmil insan, mürşid.
 
Misâl: Semâhânede dervişler şeyhin karşısında diz çöktüler (Rûşen E. Ünaydın). 
 
Misâl: Tasavvuf muhitlerinde, “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözü yaygındır (Mehmed Demirci).
 
2. Ahî teşkîlâtında ve loncalarda bir esnaf teşekkülünün başı durumunda olan kişi: "Sahaflar şeyhi."; "Tabaklar şeyhi." gibi.
 
Misâl: Şeyh ve kethüdâ ve ehl-i hibreleri mârifetleri ile âlâ ve evsât ve ednâ îtibârınca bahâları takdir olunup füruht oluna (1640 Narh Defteri).
 
Misâl: Ulemâdan sonra başlarında tabaklar şeyhi bulunan ve şehrin asıl bel kemiği olan esnaf gelirdi (Ahmet H. Tanpınar).
 
Misâl: Mâmâfih daha önce de ifâde ettiğim gibi her şehirde, inşaat sektörü dışında kalan esnaf örgütlerinin tümünün liderliği görevini yürütmek üzere aralarında seçmekte oldukları ve adına şeyh-i seb’a veya âhi baba dedikleri bir görevli de mevcuttur (Mehmed Genç).
 
3. Bir kabîlenin, bir aşîretin başı, halk ağzında şıh denilir.
 
Misâl: Şeyh Şemun, başında siyah agel ve siyah kefiye otomobilde, yanımda hürmetle konuşmadan oturuyor (Refik Hâlid Karay).
 
4. Türkçe eski mânâ: Yaşlı kimse, ihtiyar kişi.
 
Misâl: Tutmadım bunca bana pend ede-gördü şeyh u şâb / Âkıbet bâd ile baş koştum beni etti harâb (Rûhî-i Bağdâdî).
 
5. Hadîs ilminde bir râvînin kendisinden hadîs aldığı kişi, hoca.
 
Şeyh postu:
 
Osmanlı Şeyhu'l İslâm'ı Târık İleri tarık ileri ısparta Şeyh nedir, şeyh ne demektir, ahi evran tarikat
1. Tekkelerde tarîkat şeyhinin oturduğu post. 
 
2. teşmil. Şeyhlik makâmı. 
 
3. Fıkhî/hukukî olarak: Şeyh-i fânî; Çok yaşlı olup karşı koymaya, savaşmaya, bağırmaya bile kudreti olmadığı için öldürülmesi câiz olmayan kişi.
 
Şeyh-i imâret: Bir imâreti yöneten, yoksullara gerekli yardımı yapan kimse.
 
Şeyhu’l Harem: Halîfe tarafından Mekke’nin yönetimiyle görevlendirilen memur [Şam vâlileri hakkında da kullanılmıştır]: 
 
Misâl: Îmânı ise öyle ki şeyhü’l-Harem olsa / Kur’ân’ı yakar Kâ’be’yi beytü’s-sanem eyler (Yenişehirli Avnî).
 
Şeyhu’l-meydan – Şeyh-i kemankeşân (râmiyan, rumat, tîrendâzan): târih: Bugünkü okçuluk fedarasyonu durumunda olan, Okmeydanı tekkesinin başında bulunan, önceleri kemankeşler arasında seçimle iş başına getirilen, daha sonra pâdişah fermânı ile tâyin edilen kimsenin unvânı.
 
Şeyhu’l vuzerâ: En yaşlı vezir:
Misâl: Bulsam bugün ol zâtı ki şeyhü’l vüzerâdır / Yâ Rab ne kadar nükte olur fikrime sâdır (Fâzıl A. Aykaç).
 
ŞEYHU'L İSLÂM
 
(Arapça: şeyh “reis, baş”tan) târih: Osmanlı Devleti’nde dînî kurumların, şerîat mahkemelerinin ve ilmiye sınıfının başı durumunda olup bunlara nezâret eden en yüksek rütbeli din adamına verilen unvan:
 
Misâl: Şeyhu'l İslâm Abdürrahim Efendi’nin vezîr-i âzam Koca Mehmed Paşa nezdindeki delâleti üzerine kendisi ikinci halîfeliğe getirildi (Kâtip Çelebi’den Seç.).
 
Misâl: Vezirlerin, vezîr-i âzamların, kadıaskerlerin, seraskerlerin, şeyhülislâmların ikāmetgâhı olan konaklar eskiden hükûmet dâiresi olarak da kullanılırdı (Sâmiha Ayverdi).
 
Şeyhu'l İslâm arzı (telhîsi): Şeyhu'l İslâm'lar tarafından pâdişahlara hitâben yazılan resmî yazı.
 
Şeyhu'l İslâm Kapısı: Şeyhu'l İslâm'ların görev yaptıkları resmî dâire.
 
BU MÂNÂLARIN TÜMÜ HEM ARAPÇA HEM TÜRKÇE'DE AYNIDIR.Osmanlı Şeyhu'l İslâm'ı Târık İleri tarık ileri ısparta Şeyh nedir, şeyh ne demektir, ahi evran tarikat şeyh abdulkerim el kıbrısi
 
FARSÇA'DAKİ PÎR KELİMESİ DE AYNI MÂNÂDADIR.
 
1. Yaşlı, ihtiyar kimse. Pîr-i fânî.
 
Misâl: Cihân-ı köhneyi lutf u keremle eyledi ta’mîr / Sipihri kıldı sa’y ü ihtimâmı pîr iken bernâ (Nedim). 
 
Misâl: Uyandı esneyerek ansızın o pîr-i garîb (Hüseyin Sîret). Onları bir pîrin otağına götürdüler (Ahmed H. Müftüoğlu).
 
2. Bir tarîkatın kurucusu: 
 
Misâl: Pîşvâmız pîrimiz Sıddîk-ı a’zamdır bizim / Fahr-i ins ü cân ile hemrâh olan Nakşîler’iz (Leskofçalı Gālib). 
 
Misâl: Vur pençe-i Alî’deki şemşîr aşkına / Gülbangi âsumânı tutan pîr aşkına (Yahyâ Kemal’den). 
 
Derviş olsam pîr aşkına tutulsam / Dergâhına götürür mü yol beni (Ömer Kayaoğlu).
 
3. Bir mesleğin kurucusu veya bir esnaf topluluğunun başı durumunda olan kimse: “İdris aleyhisselâm terzilerin pîri olarak kabul edilir.” 
 
Misâl: İlk defa bir sanatı icrâ veya ihdas etmiş olan mülûk ü hükemâ dahi ba'zı sanat erbâbınca pir addolunurdu (Mec. Um. Bel.). 
 
Misâl: Fakat pîrini kaybedip merkezî otoriteden mahrum kalan, netîce îtibâriyle de kökü ve an’anesi kuruyan esnaflar, bir zamanlar Mısır çarşısı civârında bir kahvehâneye sığınmış, oradan da Galata ve nihâyet Beyazıt’ta toplanır olmuşlar (Sâmiha Ayverdi). Osmanlı Şeyhu'l İslâm'ı Târık İleri tarık ileri ısparta Şeyh nedir, şeyh ne demektir, ahi evran tarikat
 
Misâl: Eski berber dükkânlarında, “Hamd ü minnet Hudâ’ya bize verdi devleti / Hazret-i Selmân-ı Pâk’tir pîrimizin şöhreti / Hem Resûl’ün berberidir ol kemâl-i zât-ı pâk / Gāfil olma gel tıraş ol icrâ eyle sünneti” kabîlinden kıt’alar bulunurdu.
 
4. Bir konuda baş durumunda olan, önder denmeye lâyık, tecrübeli ve üstad kimse: 
 
Misâl: Gökyüzünde meleklerin pîrisin (Karacaoğlan). 
 
Misâl: Çerhten aldım Ziyâ tîg-i zebanla intikam / Rahmet olsun fenn-i nazmın pîrine üstâdına (Ziyâ Paşa’dan). 
 
Misâl: Büyük Itrî’ye eskiler derler / Bizim öz mûsikîmizin pîri (Yahyâ Kemal).
 
Deyim ve Istılâhlar:
 
Pîr aşkına: Bir amaç uğruna, hiçbir karşılık beklemeden.
 
Misâl: Ben, çok şükür bu pîr aşkına sürünmek fazîletini kaybettim (Ömer Seyfeddin).
 
Misâl: Yutulur herze mi pîr aşkına mahrûmiyyet / Çekti yıllarca fakat çekmiyor artık millet (Mehmed Âkif).
 
Pir ol: “Çok yaşa” anlamında hayır duâ sözü.
 
Pîr-i dütâ: Kamburu çıkmış, iki kat olmuş ihtiyar.
 
Misâl: Bilinmez kadri mahmûr olmadıkça neşve-i câmın / Şebâb eyyâmının keyfiyyetin pîr-i dütâdan sor (Fıtnat Hanım).
 
Pîr-i fânî: Çok yaşlı kimse: Karşısında nûrânî yüzlü, yeşil sarıklı pîr-i fâniyi görmüş (Reşat Güntekin).
 
Pîr-i felek: 
 
1. Dünya.
 
Misâl: Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr (Osman Şems).
 
2. Zuhal gezegeni, Satürn.
 
Pîr-i Ken’an: Nebî Yâkub Aleyhi's Selâm Hazretleri.
 
Misâl: Gāib etmiş yâri dil hâl-i perîşânın görün / Yûsuf-ı güm-geşte-i dehrin pîr-i Ken’ân’ın görün (Leskofçalı Gālib).
 
Pîr-i mugan: 
 
1. Mecûsî râhibi, manastırda başrâhip. 
 
2. mecâzen, Meyhâneci:
 
Misâl: Diler isen olasın gussadan ey dil âzâd / Yürü meyhâneye al pîr-i mugandan irşâd (Rûhî-i Bağdâdî).
 
3. tasavvufta, Vahdet feyzini veren, aşk şarabını içiren kâmil mürşid
 
Misâl: Zehr-âb ise de nûş edelim verdiği câmı / Tek düşmeyelim pîr-i mugānın nazarından (Nâbî’den).
 
Pîr-i sânî: Bâzı tarîkatlara o tarîkatın esaslarına sâdık kalmak üzere yeni bir yön çizen şeyhlere verilen isim.
 
Misâl: “Bektâşîlik’te Balım Sultan pîr-i sânîdir.”
 
Pîr u bernâ (civan): Genç ihtiyar herkes, bütün âlem.
 
Misâl: Hulûs-ı kalb ile subh-ı mesâ hep pîr ü bernâya / Duâ-yı imtidâd-ı devleti vird-i zebân oldu (Fıtnat Hanım).
 
Misâl: Husûmettir bana pîr ü civânın meyl ü maksûdu (Abdülhak Hâmid).
 
Pîrân
 
1. İhtiyarlar: Pîrân ile yoktur imtizâcı (Muallim Nâci). 
 
2. Tarîkat kurucuları, pirler. 
 
Pîrâne: İhtiyar olan kimseye yakışır tarzda: “Tavr-ı pîrâne.” “Za’f-ı pîrâne.” 
 
Pîr perver: Bir esnaf topluluğunda pîre hizmet edip onun tarafından yetiştirilmiş zanaat ehli.
 
Misâl: Bir kimse bir sanatı işleyebilmek için Hudâyî-perver olmayıp pîr-perver olmak, ham-dest olmayıp bir müddet bir usta yanında hizmet eyleyerek sanatın esrârını öğrenmek… gibi evsâfa mâlikiyet şarttır (Mec. Um. Bel.). 
 
Pîrsâl: Yaşlı, kocamış kişi, ihtiyar. (sâl Farsça "sene" demektir.)
 
Osmanlı Şeyhu'l İslâm'ı Târık İleri tarık ileri ısparta Şeyh nedir, şeyh ne demektir, ahi evran tarikat