DEVLETE GİTTİM

DEVLETE GİTTİM
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 25 Temmuz 2016 22:12
CUMANIN CURCUNASINA ALDIRMADAN ÖNCE DANIŞTAY'A
SONRA İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NIN KALBİNE GİTTİM GİRDİM
alt
 
CUMANIN CURCUNASINA SİYASETİN FIRTINASINA ALDIRMADAN, ÖNCE DANIŞTAY'A
SONRA İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NIN KALBİNE GİRDİM.
 
Millet Olmazsa Devlet Olmaz, lakin devleti oluşturan millet, lüzum hissettiğinde devletine ulaşamayan, önüne set çekilen olabiliyor. 
 
Ben ülkesini çok seven, devletine saygı ve bağlılık duyan, kanımla, canımla öz bir Türk vatandaşıyım. Ve de 80 milyon denilen Türk nüfusuna hayırlı, vefalı, askerliklerini yaparak vatani borcunu ödemiş, eğitimli, insaniyetli dört evlat yetiştirmiş bir anneyim. 
 
Gerekirse şahsen, gerek mesleğimle devletim ve milletim adına gerektiğinde her türlü fedakarlığı yapan ve de hep yapacak bir kişiliğe sahibim.Ancak gerek gördüğümde de devletimden  destek görmek isterim. Vatandaş olarak devlette bir yetkiliyle görüşme yapmam gerekiyorsa, görüşeceğim devlet memuru olan kişi beni dikkate almalı, baştan savmamalı. 
İnsan ilişkilerinde günlük hayatta da sevgi, saygı tek taraflı olmaz.
Devlet adamı dediğin her türlü kibirden, nefsaniliken uzak, gerekirse mesaisinden özveride bulunarak vatandaşın selameti uğruna elinden gelenin fazlasını yapmalı, yapacak olmalıdır. Çünkü vatandaşın vergileriyle maaşını alandan ziyade, kendisininde insan olduğunu unutmamalı. 
Karşısına gelen vatandaşın keyfi olarak gelmediğini, bir maruzatı olabileceğini bilecek, onu dinleyecek. Gerektiğince nezakatli davranacak, ukala tavırlar takınmayacak... Milletin parlak nutuklara değil, hizmette güzel örneklere ihtiyacı vardır. Görevimiz ne olursa olsun, önce insan olduğumuzu, hepimizin et ve kemikten oluştuğumuzu ve bir gün öleceğimizi unutmamalıyız. Üç günlük yalan dünyanın sahte düzenleri uğruna birbirimize karşı saygılı davranışlarımızla,sevecen tavır takınarak hizmet anlayışını benimsemeliyiz.
 
 
"Tüm bunları neden söylüyorsun," derseniz; Ben 2002 senesinde şehrime yabancı bulduğum, kendisinin de yalancı olduğuna inandığım ve hiç bir şeyi umursamazlığını cıvık konuşmalarından anladığım belediye başkanını, tasvip etmediğim için kimselere de kişiliğini, icraatlarını tavsiye etmiyordum. Hal böyle olunca başkan beni telefonla arayıp "Anam yaşında kadınsın sana zarar verdirmek istemem, gazla beni ihya edeyim seni" diyerek uslubunca bir nevi tehdit etti. "Ben de kendisine: "Anan seni sekiz yaşında mı doğurdu, ben senden sekiz yaş büyüğüm ve sekiz sene öncesinden yaşanmışlıklarım ve senden daha iyi siyaset geçmişim var. Siz şehrim için yanlış başkansınız" dedim. 
 
Bütün suçum bu, ben bu sözleri söyledim diye, adam evime dozer gönderip, onlarca zabıta gözetiminde kapımın önünü kazarak evimin suyunu kesti. Savcılığa suç duyurusunda bulunup suyumu açtırdım. Bu defa üzerime yüklü miktar su kullanımı iftirası attı. Tükenmez kalemle, elle yazılı fahiş fiyata yine itiraz ettim. Yerel makamlardan (vali, başsavcı)cevap alamayınca içişleri bakanlığı, danıştay, yargıtay, devletimde ne kadar yüksek makam varsa belgelerimle itiraz dilekçeleri göndermeye başladım.Belediye başkanı bunu duyunca boş durur mu, elle yazılı faturayı bu defa bilgisayara kaydettirmiş. Ve bana o günler için 48 milyar lira borç ceza çıkartmış. 
Evde oturan, devamlı suyla haşır neşir olan da biri değilim, ama iftira bir kez üzerinize atıldı mı, zift gibi üzerinize yapışıyor, temizlenmesi kolay olmuyor.(Bu belediye başkanı bana attığı iftiranın bedelini öteki dünyaya taşımakla kalmadı, bu dünyada da çıktı kendinden... Bir süre sonra trajik bir trafik kazasında hayatını kaybetti.Fakat ben üzerime atılı 48 milyarlık su iftirasından kurtulmak için senelerdir devletle yazışarak hakkımı aramaktaydım.
 
 "Hamam işletmiyorum, havuz çalıştırmıyorum. Üstelik o gün - bugün miktar 48 milyar, paradan sıfırlar atıldı, aradan onca yıllar geçti, faizler aldı başını göçtü, neden benim durumum değişmedi?" diyerek sorularıma cevaplar aradım. Yazışmalarımın bazı karşıt cevaplarında devlet umut vadedici konuları zarfın içine kondurup tarafıma resmi evrak olarak iletiyordu.Lakin bu şekil hakkımı arama yolunda maddi manevi çok yoruldum. Devletin eline mutlak ulaştırmak adına yüklü posta paraları verip, özel ulaklarla yazdığım dilekçeleri makamlara arz ediyordum. En çok da eski içişleri bakanlarından Efkan Ala ile yazılı görüşmelerim oldu. Birbirimizi görmüyorduk, lakin o benim kalemimden karakterimi anlamış olacaktı ki, benimle ilgili her önüne gelen dilekçeye haklılığımı onaylayıcı imzasını çakıyordu. Pardon afillice atıyordu. Sonra ilime müfettişler gönderip ilgisini belli ediyordu. Ancak belediyece iyi ağırlanıp, uğrlanan müfettiş, Ankara'ya dönüşünde ne diyorsa, zaman aleyhime geçiyordu. 
 
Bakan Bey bu defa emir verdi, valilik yoluyla dilekçelerim İnsan Hakları Mahkemesine gönderildi. Bu bana umut oldu, zira Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin belediyeler hakkında birinci maddesinde deniliyordu ki, kimse hiç bir nedenle susuz bırakılamaz.Ben bu mahkemeden gelecek sonucu beklerken, ülkemde bakan değişti; yeni bakan, benim dilekçelerime bakamaz oldu. Dolayısıyla ben rahatsız hallerimden dolayı istirahat etmem gerekirken, kalkıp Ankara'ya devletime gittim. Önce danıştaya uğradım, görüşecek muhatap bulamadım. Bir sürü çalışan var, hepsi saat dolsun, vakit ölsün hesabı yapar gibiler. Dayamışlar sırtlarını devlete, demlemmiş çaylarını, keyifle içip vatandaşı başlarından savıyorlar.
 
Oraya kadar gitmişim, sorularımı sormadan döner miyim? Kimliğimi verip bilgisayarda akıbetimi öğreniyorum. Danıştay; en son dilekçemin reddettini belgeleyen,görüntüyü gösteriyor bana; sebebi, belediyenin yaptıkları zaman aşımına uğramış, dosyam kapatılmış... 
Danıştay'dan baştan savuşturulunca İçişleri bakanlığına gidiyorum. Aman Allah'ım o nasıl bir muamele, defalarca aramalardan, taramalardan geçiyorum. Her sorana derdimi ifade etmeye çalışıyorum. Sonunda kimseye zarar vermeyecek biri olduğuma kanaat getirmiş olacakalar ki beni o birimden bu birime, falan yerde filancaya, karşı binadan, yan bloğa gönderip, dönderip durdular. (Kendimi çölde kum fırtınasına tutulmuş hissettim. Zaten kalp ve hipertansiyon hastasıyım. Başım döndü, yönümü bulamaz oldum. uğraşım sonunda nihayet bana "Şükür, insanlık ölmemiş" dedirten biri bulunuyor. Beni Anadolu belediyelerinden sorumlu bir birime yönlendiyor. 
 
İnanın bana hangi bölüme girdimse memur kaynıyor. Sekreterler, sekreterlerin sekreterleri, kalemler, müdür yardımcıları, yardımcıların sekreterleri. Müdürlere ulaşmanız mümkün değil. Hele İçişleri bakanıyla görüşeceğim demeye kalksanız, "Ne hakla, kaça bakla," dercesine yaşıma başıma bakmadan sorgu odasına çekecekler doğrudan. 
Oysa ben kendi ilimde içişleri bakanıyla yüzyüze sıcak, samimi bir sohbet yapmıştım. Ama durun, şimdinin içişleri bakanı, benim görüştüğüm zamanda Doğru Yol Partisi Genel Başkanı olarak şehrime gelmiş ve özellikle benimle görüşmüştü. Ne deyişti, billahi ben değişmedim. Makamlar değişince, makamsız her vatandaş bir nevi terörist muamelesi görüyor. Koltuklarda oturanlarla, onları koltuğu oturtanlar arasında uzun mesafeler bulunuyor. 
 
Onca uğraş sonucu yerel belediyelerden sorumlu biri yanıma geldi ve bana aklınca öneride bulundu. "Bataklığı kurutmak için buralardan medet umma, avukat tut, mahkeme aç, hakkını o şekil ara" dedi.  
 
Vay canına ne güzel akıl verdiğini sandı adam, sanki ben avukat tutmayı bilmiyorum. Benim ucuza tutucağım avukat, belediyede tonlarca para alan, onlarca avukatla başa çıkabilir mi? Hadi diyelim pahalı avukat tutacak parayı yemedim, içmedim biriktirdim. Lakin mahkeme açmak için bana göre yüklüce harç yatırmam gerekliymiş, o parayı nerden bulayım? 
Bu soruma kendim de bir cevap bulamadığımdan "Vatandaşın derdi devleti germesin, mahkeme-i Kübra gününe kadar sabredeceğim" diyerek içişleri bakanlık binasından ayrıldım. İlime döndüğümde benden önce Ankara'da olduğum haberi belediyeye ulaşmış olacak ki, 16 yıl öncesinin iftira su borcunu tahsil için şimdiki belediye başkanı acilen muhtara celp gönderdip, beni icraya verip hakkımda haciz işlemi başlatmış. Onun gerekçesi de yine yağlayıp ballamamam. 
 
40 sene şehrimin menfaati yönünde çalışmışlığım neticesinde sahip olabildiğim bir işçi emeklisi maaşım var, onu da çok mu görüyorlar, yoksa yıldırırlarsa susar mıyım sanıyorlar? Acaba benden haksız yere aldıkları haraçla festivale katılan hangi sanatçının günlüğünü ödeyecek bugünün belediye başkanı dersiniz? 
 
İlimin belediye başkanlarının son 16 yıldır benden asıl uğraşma nedenleri ne biliyor musunuz, çünkü ben senelerce belediye basın müşavirliği yapmış biriyim. Dolayısıyla başkanların perde arkalarında olan ayıplarının, halka şehrimin kaybı olarak yansıtılmasını yapabilirimden korkuyorlar da, ondan güçleriyle takatimi tüketmeye çalışıyorlar. Tedbirlerini aldıkları dalavereleri tedbirsizce yazmam. Lakin yanlış icraatlarını da eleştirmekten geri kalmam. Velhasıl yalaka olmadığımdan, cesaretimden çekiyorum tüm cefaları... Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.
 
 
Ayfer AYTAÇ - ayferaytac.com 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Öncelikle şunu belirteyim. Devlet-millet iliş­kilerinde çok hassas, çok ince bir nokta vardır; evet hiç şüphe yok ki, vatandaş devletine sevgi duyacak, saygı duyacak, bağlılık duyacak ve gerektiği zaman her fedakârlığı yapacak, ama karşılığını da bulacak. Günlük hayatta da sevgi, saygı tek taraflı olmaz. Ben günlük hayatta da tek taraflı sevgiye inanmam. Aynı durumu burada da görüyoruz. Nasıl vatandaş devleti için ge­rektiğinde canını bile verecekse, devlet adamı da her türlü nef­sânilikten, küçük duygulardan uzak, gecesini gündüzüne kata­rak çalışıp, gerekirse son nefesine kadar vatandaşı uğruna ken­dini feda edecek. Ben yaparsam sevap, sen yaparsan günah düşüncesi, çok çirkin bir iştir. Ve şunu unutmayalım, insanların parlak nutuklara, ateşli söylevlere değil, güzel örneklere ihtiyacı vardır. Önemli olan, görevimiz ne olursa olsun, daima sevgi, saygı, hizmet üçlüsünü hayatımızın odak noktası yapabilmektir.
SENELERDİR HAKKIMI ARIYORUM, LAKİN HAKKIMI ARAMA YOLUNDA ÇOK YORULDUM. BUNA RAĞMEN   FIRSATÇILIK YAPMAYACAĞIM. YANİ BİRİLERİNİN MAŞALIĞINI YAPANLARI ELE VERMEYECEĞİM. İLAHİ ADALETİN DAĞITILDIĞI MAHKEME-İ KÜBRA GÜNÜNE KADAR SABREDECEĞİM.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Geçen hafta Ankara'daydım, son olaylardan bir hayli hareketli olan başkentimizde; önce danıştay'a uğradım, sonra İçişleri Bakanlığı'nın kalbine girdim. (Devamı yazılacak)