MUALLİM NÂCİ - ÂTEŞPÂRE (TEVHÎD ŞİİRİ)

MUALLİM NÂCİ - ÂTEŞPÂRE (TEVHÎD ŞİİRİ)
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 03 Nisan 2017 19:02

ateşpare muallim naci tevhid şiiri Târık İleri Ayfer Aytaç

TEVHÎD

 
Allâh ki mûcid-i cihândır
Bin türlü nikâbdan ayândır
MÛCİD
(ﻣﻮﺟﺪ) (Arapça. іcād “var etmek, ortaya çıkarmak”tan mūcid) 
1. Var olan nesnelerden yepyeni bir şey ortaya koyan, yeni bir buluş yapan, îcad eden şahıs.
2. Yeni fikirler ve kavramlar ortaya koyma gücüne sâhip bulunan, îcad etme yeteneği olan şahıs: İçinde mukaddes ateşten bir şûle bulunan her mûcid gibi para için değil sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu (Ömer Seyfeddin). 
3. (Allah için) Yok olanı var eden, yaratan, yaratıcı: Allah cihânın mûcididir.
ѻ Mûcid-i hakîkî: Gerçek var edici, Allah.
 

NİKAB

(ﻧﻘﺎﺏ) i. (Arapça. niḳāb) 
1. Yüz örtüsü, peçe: Ala gözlüm zülfün kelep eylesin / Döksün mah yüzüne nikāb eylesin (Pir Sultan Abdal). Bu vak’a üzerine etrâfı tefahhus için tebdîl-i kıyâfet gezen Haccac, bir gün yüzü nikablı olduğu hâlde şehrin kapısından içeri girerken ihtiyar bir bedevîye rast gelir (Fâik Reşat). 
2. Örtü, perde: Kim yıka bu hicâbı varlıktır hicab katı / Dost yüzünden nikābı gidermeğe er gerek (Yûnus Emre). Görünmüyor bize şems-i hakîkatin nûru / Fakat sehâbı ıyandır nikāb şeklinde (Abdülhak Hâmid). Fakat o kudretli sultan kat kat nikab altında gizleniyor, sır saklıyor (Safiye Erol).
Bulmaz o tecelliyât gâyet
A'dâd nasıl bulur nihâyet?
TECELLİYAT
(ﺗﺠﻠّﻴﺎﺕ) i. (Arapça. tecellі “görünme, zuhur” ve çoğul eki -āt ile tecelliyāt) Tecellîler: Hallâk-ı âlemi kabul eden cemî-i ahkâm ve tecelliyâtıyle kabul eder, gerek rûy-ı lutf olsun ve gerek rûy-i kahr olsun (İsmâil Hakkı Bursevî). Kimsin bilinmedin şu kadar var ki eyledin / Şem’-i tecelliyâtına pervâne âlemi (Muallim Nâci). 
 
A'DÂD
(ﺍﻋﺪﺍﺩ) i. (Arapça. ‘aded’in çoğul şekli a‘dād) Sayılar, adetler. 
Tevhîdi sever o Hâlıku'r ruh
Birdir bir O bî-niyâz-ı subbûh
HÂLIK
(ﺧﺎﻟﻖ) i. (Ar. ḫalk “yaratmak”tan ḫāliḳ) Yaratıcı, yaratan, esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır: Hâlik-ı kevneyn ki anın izzeti / Yer ü gök doludur anın kudreti (Ahmedî). Nefsin bilmeyince Hâlik bilinmez (Pir Sultan Abdal). Âlemde kılar Cenâb-ı Hâlik / Pek çok geceyi sabâha fâik (Abdülhak Hâmid). 
ѻ Hâlik-ı bîçun: Kendisine “niçin, neden” denmeyecek olan eşsiz yaratıcı, Allah: Şol ki vermiş hüsn-i bî-had hâlik-ı bîçûn ana / Şîvede Zühre ile dem-sâz olmadır kānûn ana (Zâtî). Hâlik-ı kevneyn: İki âlemin yaratıcısı olan Allah.
 
NİYAZ
(ﻧﻴﺎﺯ) i. (Farsça. niyāz) 
Bir dileğin yerine getirilmesi için yalvarma, yakarma, ricâ: Cemâli şûlesiyle / Niyâzım Murtazâ’dandır (Pir Sultan Abdal). Söz geçmez ey dil eyleme itlâf yok yere / Nakd-i niyâzı bûs-ı leb-i dil-rübâya sarf (Fıtnat Hanım). Ol yâreyi sardı ıztırâbım / Birleşti niyâz ile itâbım (Abdülhak Hâmid). 
 
SUBBUH
(ﺳﺒّﻮﺡ) i. (Ar. subbūḥ) “Her türlü kusurdan, noksandan, beşerî nitelik ve zaaflardan uzak” anlamında Allah’ın isimlerindendir: Rûh-ı a’zamdan meded-hâh ol sığın sübbûhuna (Muallim Nâci). Evet hurûşa gelip bahr-ı rahmet-i sübbûh / Kulûba indi semâdan da bir ilâhî rûh / Rûh-ı itmi’nan… (Mehmet Âkif).
Yok şirke egerçi i'tibârı
Tevhîde de yokdur iftikârı 
ŞİRK
(ﺷﺮﻙ) i. (Ar. şirket “ortağı olmak”tan şirk) Allah’a eş ve ortak koşma, ortak isnat etme: Sakın nefse inanma / Kendini bildim sanma / Şirk ateşine yanma / Tevhîde gel tevhîde (Aziz Mahmud Hüdâyî). Bizler ki beşer bir sürü mâbûda taparken / Yıktık o yaman şirki devirdik ebediyyen (Mehmet Âkif’ten). Cenâbıhak küfür ve şirki affetmez, fakat bunun dûnunda bulunan mâsiyetleri dilerse af buyurur (Ömer N. Bilmen). 
ѻ Şirk koşmak: Allah’a ortak koşmak, ortak isnat etmek: İşittiği ezâ verici şeyler karşısında Allah’tan daha çok sabreden hiçbir kimse yoktur. Kendisine şirk koşanlara ve oğlunun olduğunu iddia edenlere bile rızıklarını (tam ve zamânında) vermektedir (Taarruf Terc.). Şirk-i hafî: “Gizli şirk” Allah’ın birliğine inandığı halde farkına varmaksızın davranış veya düşüncesinde Allah’a eş ve ortak koşma: Şirk-i celî îman ile ve şirk-i hafî tarîk-ı evliyâya sülûk ile zâil olur (Ahmet A. Konuk).
 
EGERÇİ
(ﺍﮔﺮﭼﻪ) edat. (Farsça. egerçi) 
1. Her ne kadar, … ise de, gerçi: Hışm eder âşıklara çeşmin egerçi ruhların / Ahsenü’l-vech ile yüz mihr ü mahabbet gösterir (Zâtî). Egerçi sûretâ fakr u fenâ şeklindeyiz ammâ / Ganîyiz aşk ile her dem mahabbet kânıyız cânâ (Rûhî-i Bağdâdî). Hünkâr dedi: Koca! pek yaman saldın / Eğerçi bellisin benim katımda / Bir sır olsa gerek bu ilk atımda / Bu sihirli oku nereden aldın (Yahyâ Kemal). 
2. Nasıl ki, … olduğu, … yaptığı gibi: Dil-i sengîn-i yâri eyledim nerm / Egerçi âheni mûm etti Dâvûd (Hayâlî Bey).
 
İFTİKAR
(ﺍﻓﺘﻘﺎﺭ) i. (Ar. feḳāret “fakir olmak”tan iftiḳār) Muhtaç olma, ihtiyâcı bulunma, ihtiyâcı olduğunu ortaya koyma: Düşmez ehl-i dâniş ü idrâke tarz-ı iftikār / Fırka-i mezmûme-i cühhâle şâyandır sükût (Hersekli Ârif Hikmet). Can kurtarana yok iftikārım (Muallim Nâci). 
ѻ İftikar etmek: Bir şeye boyun eğmeye mecbur olmak.

 

Ta'rîfine gitmemekdir evlâ
Ta'rîfe gelir mi hîç Mevlâ? 
EVLÂ
( ﺍﻭﻻ– ﺍﻭﻟﻰ) sıf. (Ar. evlā) Daha uygun, daha iyi, daha lâyık, yeğ, müreccah: Duâ-yı imtidâd-ı devletin vird etmek evlâdır (Fıtnat Hanım). Ta’rîfine gitmemektir evlâ / Ta’rîfe gelir mi hîç Mevlâ (Muallim Nâci). Alın yerde gezmektense yaşamamak evlâdır (Mehmet E. Yurdakul).

 

Allâh nedir? Deyince gâfil
"Allâh" deyip hamûş olur dil
HÂMUŞ – HAMUŞ
( ﺧﻤﻮﺵ– ﺧﺎﻣﺶ– ﺧﺎﻣﻮﺵ) sıf. (Fars. ḫāmūş – ḫāmuş – ḫamūş) Susmuş, sessiz: Ey Nedim ey bülbül-i şeydâ niçin hâmûşsun / Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar var idi (Nedim). Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin / Bülbül hamûş havz tehî gülsitan harâb (İzzet Molla). Allâhu ekber… Allâhu ekber / Bir samt-ı ulvî gûyâ tabîat / Hâmûş hâmûş eyler ibâdet (Tevfik Fikret). Hâmûş yatar kenâra düşmüş / Hîç bâr değil sana o mihman (Abdülhak Hâmit). 
ѻ Hâmuş olmak: Söz söylememek, susmak: Geh dönüp hâmûş olam bî-hûş olam serhoş olam / Söyleyem destan olam hem bâğ u hem bustan olam (Yûnus Emre). Duâ-yı devletine başla şimden gerü hâmûş ol / Dirâz etme Vecîhî rûz-ı hicran gibi güftârı (Vecîhî). 
Âkil biliyor ki var bir Allâh
Mâhiyyeti anlaşılmıyor âh !
 
ateşpare muallim naci tevhid şiiri Târık İleri Ayfer Aytaç
 
Olmaz mı hıred güdâz-ı ümmet
Peygamberi lâl eden hakîkat
HIRED
(ﺧﺮﺩ) i. (Fars. ḫired) Akıl: Şâhid-i devletinin fehm ü hıred meftûnu / Sûret-i himmetinin lutf u kerem hayrânı (Nef’î). Neş’e-yâb olmaz mı mansıbla erbâb-ı hıred (Fıtnat Hanım). Bilmezdi hıred ki feyz-i meyden / Sâgar ne sularda, şîşe nerede (Muallim Nâci). 
● Hıred-âmuz (ﺧﺮﺩ ﺁﻣﻮﺯ) birl. sıf. (Fars. āmūz “öğreten” ile) Akıl öğreten. 
● Hıred-âşub (ﺧﺮﺩ ﺁﺷﻮﺏ) birl. sıf. (Fars. āşūb “karıştıran” ile) Aklı dağıtan, karıştıran. 
● Hıred-fersâ (ﺧﺮﺩ ﻓﺮﺳﺎ) birl. sıf. (Fars. fersā “yıpratan” ile) Aklı yıpratan, yoran. 
● Hıred-güdaz (ﺧﺮﺩ ﮔﺪﺍﺯ) birl. sıf. (Fars. gudāz “eriten, yakan” ile) Aklı eriten, tüketen, aklı âciz ve hayrette bırakan.
● Hıred-mend (ﺧﺮﺩ ﻣﻨﺪ) tür. sıf. ve i. (Fars. -mend ekiyle) Akıllı, anlayışlı (kimse): Düştüm belâ-yı aşka hıred-mend-i asr iken / El şimdi benden aldığı pendi bana verir (Fuzûlî). 
● Hıred-suz (ﺧﺮﺩ ﺳﻮﺯ) birl. sıf. (Fars. sūz “yakan” ile) Aklı yakan, şaşırtan: Hikmet belâ-yı aşk-ı hıred-sûz-ı yâr ile / Tenhâ-nişîn-i künc-i harâbât-ı vahdetiz (Hersekli Ârif Hikmet). Bilmem sabâhınız ne hıred-sûz olur sizin (Abdülhak Hâmit). 
● Hıred-şikâr (ﺧﺮﺩ ﺷﻜﺎﺭ) birl. sıf. (Fars. şikār “avlayan” ile) Aklı avlayan, aklı çelen: Hûr-ı hıred-şikâr gördüm (Cenap Şahâbeddin). 
● Hıred-var (ﺧﺮﺩﻭﺍﺭ) tür. sıf. (Fars. -vār ekiyle) Akıllı.
 
LÂL
(ﻻﻝ) sıf. ve i. (Fars. lāl) 
1. Dilsiz: Bülbül idim felek beni lâl etti (Türkü). Tasvîr edince vasf-ı ruh-ı yârı Fıtnatâ / Sâz-ı nevâ-yı hâmen eder lâl bülbülü (Fıtnat Hanım). Na’t-i hüsnün söylesin bülbül gibi Gālib müdam / Mürg-ı kudsî bir zaman lâl olmamış olmaz yine (Leskofçalı Gālib). 
2. zf. Konuşmadan, sessiz, sâkin bir şekilde: Kalbimde vardı Byron’u bedbaht eden melâl / Gezdim o yaşta dağları hulyam içinde lâl (Yahyâ Kemal). Lâl ve hayran sevgilisini düşünüp dolaşmaktadır (Refik H. Karay). Lâl ü hayran kalırdı hep mürgan (Cenap Şahâbeddin)
Ma'nâ-yı vücûd, Rabb-ı A'lâ
Allâh bilir azîm ma'nâ! 
AZÎM
(ﻋﻈﻴﻢ) sıf. (Ar. ‘aẓāmet “büyük ve ulu olmak”tan ‘aẓіm) 
1. (Maddî bakımdan) Büyük: Sanıyorum ki bahçem azîm bir semâhânedir (Ahmet Hâşim). Fışkıran yapraklar, korkunç bir ıztırap ile gerilmiş azîm bir elin bana doğru uzanan sert parmakları gibi göründü (Ahmet Hâşim). 
2. (Mânevî bakımdan) Büyük, ulu, haşmetli: Can azîm bir pâdişahtır çâr ânâsır içre kim / Vakt olur ki hükm eder kevn ü mekâna ey gönül (Dertli). Yâ Rab ne azîmdir bu hilkat (Abdülhak Hâmit). 
3. (Tesir bakımından) Çok şiddetli: Firkatin odu bizi yaktı azîm (Süleyman Çelebi). Bu memûriyet merhalesinin sizin üzerinizdeki tesîri azîm olacaktır (Yahyâ Kemal). 
4. i. “Aklın ve hayâlin alamayacağı, gözün göremeyeceği kadar sonsuz büyük ve azametli” mânâsında esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır. 

 

Bak san'atına ne âlem-ârâ!
Bak kudretine ne hayret-efzâ!
Âlem-ârâ ( ﻋﺎﻟﻢ ﺁﺭﺍﻯ– ﻋﺎﻟﻢﺁﺭﺍ) birl. sıf. (Fars. ārāy > ārā “süsleyen” ile) 
1. Cihânı süsleyen, cihânın ziyneti olan. 
2. mec. En güzel, övülmeye lâyık olan (sevgili): O mihr-i âlem-ârâsın ki aks-i şevk-i hüsnünle / Safâ-bahş-ı tecellîdir bana âyîne-i mehtâb (Hersekli Ârif Hikmet). 
 
Hayret-efzâ ( ﺣﻴﺮﺕ ﻓﺰﺍ– ﺣﻴﺮﺕ ﺍﻓﺰﺍ) birl. sıf. (Fars. efzā > fezā “arttıran” ile) Hayret uyandıran, hayreti arttıran, şaşırtan: Yâ Rab bu ne hâl-i hayret-efzâ (Muallim Nâci). 
Bak mülküne var mı intihâsı?
Bak zihne sığar mı kibriyâsı?
İNTİHÂ
(ﺍﻧﺘﻬﺎﺀ) i. (Ar. nehy > nihāyet “son”dan intihā’) 
1. Son bulma, sona erme: “Müzâkereler intihâ buldu.” Kaldır elin eyle duâ buldu kasîden intihâ (Nef’î’den). 
2. Tükenme, bitme: Ey Fuzûlî intihâsız zevk buldun aşktan (Fuzûlî). 
 
KİBRİYÂ
(ﻛﺒﺮﻳﺎ) i. (Ar. kibriyā) 
1. Büyüklük, ululuk, azamet. 
Devr etmede dest-i kudretinde
Yüz bin kürre milk-i hikmetinde
 
Etmiş ten-i zârı hâkdânî
Kılmış dil-i pâki âsumânî
ZÂR
(ﺯﺍﺭ) sıf. (Fars. zār) 
1. Ağlayan, inleyen: Kimisi bu derd ile hayrân u zâr (Süleyman Çelebi). Kıl hazer alma sakın âşık-ı zârın âhın / Seni bir şûh-ı sitemkâra felek düş eyler (Fıtnat Hanım). Türk’ün diyârı bin keder altında zâr iken (Enis B. Koryürek). 
2. Zayıf, dermansız: Ne lezzet anladım ey mevt cism-i zârından (Abdülhak Hâmit). 
3. i. Ağlama, inleme: Durma ey dil böyle âh u zârla nevrûzda / Gel açıl seyr-i gül ü gülzârla nevrûzda (Nef’î’den). Hâb-ı girân-ı bahtımız kaldı sabâh-ı mahşere / Her gece pâsbânıyız subha dek âh u zâr ile (Nâilî). 
 
Hâkdân (ﺧﺎﻛﺪﺍﻥ) tür. i. (Fars. -dān ekiyle) Dünya: Gālib etmez bu hâkdânda karâr (Leskofçalı Gālib). Geldim geleli bu hâkdâne / Açtırmadı göz bana zamâne (Ziyâ Paşa). Yâ Rab değil mi doğruya muhtaç hâkdân (Muallim Nâci). 
 
Ten mürtebit olsa da zemîne
Cân çıkmada Rabb-ı Âlemîne 
MÜRTEBİT
(ﻣﺮﺗﺒﻂ) sıf. (Ar. irtibāṭ “bağlanmak, ilişkili olmak”tan murtebiṭ) 
1. Bağ veya başka bir araçla tutturulmuş, bağlanmış, bağlı. 
2. Bir şeyle ilgisi, alâkası bulunan, ilgili, alâkalı, irtibatlı: Uşşâk olur irâde-i hûbâna murtabıt / Bülbül hemîşe vird-i gülistâna murtabıt (Bayburtlu Zihni).

 

Ten durmada âşiyân içinde
Cân uçmada gaybiyân içinde
 
 

Kitabın PDF'sini temin etmek için: https://drive.google.com/file/d/0B5KHcq6YyyB-aXdWVkJZdGViNWs

طارق ایلري

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

https://www.facebook.com/arabi.farsi