Zabıtalık Zorlaştı

Zabıtalık Zorlaştı
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Salı, 02 Ocak 2018 01:02

altÇok değil, 30 yıl öncesi sokaktan topladıkları eli boşları zabıta yapıyorlardı. Şimdi zabıta olmak için didinenlerin eciğini, ciciğini inceliyorlar. Polisliğe alır gibi, ön müracaatlara bile ağır şartlar koymuşlar. Nede olsa gıda terörü onlardan sorulur. Bu uğurda zabıtalar yorulur, (mu?) Yıllar yılı işe göre değil, adama göre iş ayarlanmış olan ülkemde, nüfus oranı arttıkça, her gün sayıları artan üniversitelerden mezunlar çoğaldıkça işe alımlarda haliyle zorlaşıyor gibi… Bu bakımdan kolay işlere dahi, adeta dâhiler aranırcasına yokuşlar yükseltiliyor. İnsanların neyi var, neyi yok. İnce eliyorlar da, sık mı dokuyorlar, dersiniz? Bence torpili kılıflandırıyorlar.  Çünkü benim ülkemde mazisi 60 yıldan fazladır, bir torpil gerçeği var. Kimin torpili daha enseliyse, ona iş bulunur. Diğerlerini ikna edecek bir şart- şurt uydurulur.

1960’lı yıllarda belediyelerin imkânı bu günkü kadar yağlı ballı değilmiş. Dolayısıyla çalışan personel sayısı da çok azmış. 60’lı yıllar köylerin şehirlere akmanın başladığı dönemler. Fakat yine de şehirler henüz büyük şehir değiller. Ortanca bile olamamış haldeler. Şehirlerin başında, idareci sıfatıyla hükümet yetkililerince görevlendirilmiş bir vali, bir de şehir halkının yakından tanıyıp seçtiği, eşrafın iyi bildiği, huyu, suyu, temiz. Eli, dili uzun olmayan bir belediye başkanı bulunurmuş.

Valiler hükümet konağında işin azlığından sıkılır, bu sebeple genellikle ilçeleri dolaşmaya gidermiş. Belediye başkanı da hükümetten ödenek gelirse, az yevmiyeyle işçisiyle, çok işler yapma gayretinde olurmuş. “Yeni yollar açacağım, şehre su şebekesi getireceğim. Fakirin ekmeğine katık imkanı bulacağım,” düşüncesinde bulunurmuş.

Belediye çalışanların çoğunu tahsildarlar ve itfaiyeci erleri oluştururmuş. Belediye başkanının, doğru dürüst maaş alamadığı dönemlerde olurmuş. Lakin sabredermiş, ihalelere fesat katmaz, fırsatlara balıklara atlamazmış. Atadan gördüğünce helâl lokma yemeğe özen gösterirmiş. Kendinden çok işçisinin emeğini, yemeğini düşünürmüş. Kendisinin yakın koruması, özel aracı, makam şoförü gibi teferruatların hayali bile kurulmazmış. Başkanların bırakın belediye saraylarının olmasını, eski yapı ahşap binalarda görev yaparlarmış. Makam koltukları, tahta sandalyeden ibaretmiş ve tahtaya oturmak makatlarına zarar verdiğinden, makamlarında fazla durmaz, hep esnafın arasında sohbetlerde bulunurlarmış.

Yıllar geçtikçe, köyden şehre göçenler artıkça, nüfus oranına göre belediyenin de işlerinde artmalar olmuş. Sonra artan işe, personel ihtiyacı doğmuş. Hükümete bildirilen durumlara şöyle bir cevap gelmiş. “Eleman alacaksan, bizim adamlarımızdan al. İşe alınan kişiye güvenmek isteriz. Sizin bu konuda iyi çalışmalarınızı bekleriz.”

Emir demiri keser. Denilen yapılmaya başlanmış. “İktidar Partisinin adamıyım” diyen, poposunu belediyeye tıkmış. Bu hal emsal olmuş, herkes siyasilere biat edip, kafayı belediyeye girmeye takmış. Lakin “güvenilir, iyi iş çıkarır” sanılarak, memurluk vasfı verilenler “Arkamız sağlam” mantığı geliştirip, manda gibi yayılıp yatar olmuşlar.

Durum böyle olunca, bu defa işçi kadroları açılmış, iktidar partisinin değnekçisi, afişçisi “işçi vasfıyla” diye, belediyelere doldurulmaya başlanmış. Ehillik aranmamış. Adama göre iş ayarlanmış. Ogün bugün, bu hal gelişerek yaygınlaşmış.

Şimdi büyük şehir belediyesi oldu çoğu yerler. Koca arsalara, kasa dolusu paralar harcanarak büyükşehir belediye sarayları konuldu. O saraylara mabadıyla kimler kimler kuruldu. Torpilli büyükbaşlar, büyükşehir belediyelerinde edindikleri makamlarla neler, neler yerler. Allah bilir. Girip bakılmaz ki; sarayların giriş kapılarında, sarayına göre üç-beş güvenlik… Mantıklı meramın olmadan, randevun bulunmadan olumsuza odaklandırılmış güvenliği geçemezsiniz.

Geçtiniz hadi; aman Yarabbi! İçerisi personel çokluğu, görüşeceğin kişi kim, seçemezsin. Zaten çoğunda hizmet yokluğu, insaniyet yoksunluğu…

alt

Her neyse benim mesleki hayatıma başladığım, belediyeleri yakından bildiğim zamanlar. 70’li yılların başlarıydı. O günlerin belediye başkanı ihtiyaç hissedip, esnafı denetleme adına iki zabıta almıştı belediyeye… Halkın hamamlardan şikâyetçi olduğu bir günde, kadın hamamlarını denetlemek için, zabıtalık görevini yapacak bir hanım aranmaya başladı şehirde… Günlerce duyurular yapıldı. Tüm parti teşkilatlarına haberler yayıldı. Hatta ev hanımlarına bile teşvik edici teklifler yapıldı. Bir tek hanım çıkıp da “Ben olayım” demedi. Zira kadının, kızın çalışması o devirde hoş karşılanmıyordu. Bankalarda, PTT binasında tek tük görevli görülen hanıma da iyi gözle bakılmıyordu.

Belediye başkanı halkın şikâyetlerinin artması üzerine, hanımlara özel hamamların denetlenmesi adına kendi iki kızını zabıta memuru olarak belediye personeli yaptı. Başkanın hayli alımlı, güzel kızları, resmi kıyafet giyerek daha bir çekici hale büründüler. Dolayısıyla şehrin çapkınlarınca görüldükleri yerde üzerlerine yüründüler. Kınayanlar, hakaret yağmuruna tutanlarda saldırıların ayrı cabasıydılar. Kızlar görevlerini layıkıyla yapamadan, işten ayrılıp gözlerden kayboldular.

Belediye başkanı da kiminle haber yolladıysa, şehrin kadınlar hapishanesinde tek hanım gardiyan olarak görevli, yaşı elliyi aşmış dudu bacıyı, belediyede zabıta olarak çalışması için çağırdı. Lakin Dudu bacı, ev dışında çalışmaya alışmış olmasına rağmen bu teklifi “Ben heriflerin çok olduğu yerde çalışmam” diyerek reddetti. Sonraki günlerde devreye, ilin devlet adamı olarak vali girdi. Dudu bacı belediyeye zabıta memuru edildi. Lakin resmi kıyafette bürünmesine rağmen, geçkin yaşıyla bu işin üstesinden gelemedi. Sadece kadın hamamlarını denetleyebildi. Sonra geldiği gardiyanlığa geri döndü.

80 ihtilali sonrasıydı. Belediyeyi bir süreliğine asker baş oldu, idare etti. Kısa müddet sonra, yerini yurt genelinde olduğu gibi sivile bıraktı kışlasına geri gitti. Atanmış sivil başkan belediye işlerini bilmiyordu. Kendisi Yunanistan göçmeni bir ailenin oğluydu. Yıllar önce ailesi mübadeleyle Selanik’ten gelmiş, Emre mahallesine yerleşmiş, halkın “Macurlar” dediklerinden biriydi. Bu atanmış başkan bir gün iki memurunu mahallesine doğru görevlendirdi. Adamların yapacağı iş başkanın emri doğrultusunda şuydu: “Emre mahallesi meydanlığında bulunan kahveye gidilecek, masa başında pişti oynayan ne kadar eli boş genç varsa, toplanıp belediyeye getirilecek. Yalnız tek kriter gençler macur olacak...”

Atama belediye başkanının emriyle, iki memur görevlendirilerek toplanıp, belediyeye getirilen Emre mahalleli eli boş gençler, o gün itibariyle her biri belediye zabıta memuru olarak göreve başlatıldı. Yaşlarına ve tahsillerine bakılmaksızın…

Sonrasında bu zabıta memurlarından bir kısmı, rütbeler edindi. Komiser, baş komiser gibi... Kendi aralarında polisten havalıydılar ve esnaf üzerinde daha etkiliydiler. Maddi manevi baskıyla filesini dolduranlar aleni görülüyordu da, cebini dolduranlar sözde biliniyordu. Arkalıklı diyerek itiraz edilmiyordu. 

İçlerinden en cılızı, dışarlarda dolaşmaya elverişli değil diye zabıta müdürlüğüne terfi ettirildi. Hatta zaman geçti, gün geldi. O zabıta müdürü, plaketler verilerek, övgülerle emekliye ayrıldı.    

Geride kalanlar, mesleklerinde kaşarlandıkça, yakınlarını, arkadaşlarını da belediyeye kayırdılar. Torpille işe girenlerin çıkmasını siyasiler zorlaştırdılar. Bir kadro açıyorlardı. Akşam odacı yatanlar bile, hop sabah hepsi memur oluveriyordu. Siyasiler zayıf noktalardaki elemanları güçlendirmek ister gibi, bir de dışarıdan imtihan hakkı tanıdı çalışanlara da…

Bu yol, en çok belediye elemanlarına yaradı, ilkokul mezunu, önce orta, lise. Sonra iki yıllık, sonra dört yıllık, derken adeta üç aşamada üniversite mezunu oluveriyorlardı. Çünkü özellikle zabıta bilinenler, sınavlarda hocalardan torpil görüyorlardı. “Ya işim düşerse,” zihniyetinden olmalı, soruları çözmesine yardım ediyorlardı. Bu şekil, kimler nerelere geldiler, getirildiler. Şimdi durum farklı mı? Şimdi partili nüfusu arttı, iş bekleyenler çoğaldı. Dolayısıyla şimdiki torpillerin önüne sınav süreci konuldu. Lakin sorular, anan adı, ninen soyadı, kadar kolaydı. Hem böylece, sınava gireceklerden alınan miktarlarda vardı. Ah, ahirette göreceğiz haksızlık yapanları, ama işte burada yaptıkları yanlarına kar kalıyor. Olan hakkı yenen vatandaşa oluyor.