Hey Gidi Mazi

Hey Gidi Mazi
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 08 Aralık 2018 10:25
Makale İçeriği
Hey Gidi Mazi
2.bölüm
Tüm Sayfalar
 
Zaman Çabuk geçse de Anılar Eskimiyor.
Anılar Gözde Canlandı mı Geçmişten Gelinmiyor.
alt   
ŞARTLARA RAĞMEN HAYATI SEVEREK YAŞIDI
 
“Güzel ya da çirkin, mutluluk verici yahut acı çektirici ne varsa her şey ben de gizli” diyerek, hayatı sorgulamadan yaşamaya devam ediyor o. 
Bir adam tanıdım, geçtiğimiz günlerde. Yüzüne Akdeniz’in rüzgârı vurmuş, 80’lik bir delikanlı. Tıpkı, eski roman kahramanlarındaki prensler gibi uzun boylu, çakır gözlü, açık sözlü, güleç yüzlü, yüreği sevgi dolu bir adam. 
Üzerinde delikanlılığını yansıtan kot pantolonu ve desenli tişörtüyle turist görünümlü, bizden biri olmayan, ama bize biz kadar yakın bir adam. 
İsmi, Hüsnü Şenses. Hüsnü’nün anlamı: ‘Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmama durumu’ demektir. Soyadının anlamı apaçık belli zaten, neşe verici, dinlendirici ses.
Bir insan bu kadar mı çok adına ve soyadına uygun yaşar? Anlamıyorum ve anlamak için kendisine sorular soruyorum. 
Önce:
 “ Sizce hayat nedir,”  dedim.
“Hayat, sızlanıp vızıldanacak, vakit kaybedecek bir lüks değildir” dedi.
Sonra:
“Hayatta ve ayakta kalmanın, aynı zamanda insanca, onurlu ve mutlu yaşamanın yolu nedir,” dedim.
“Anlatayım hayatımı da, sen içinden çıkart sorunun cevabını,” diye tebessüm etti. Ve bir espriyle başlattı anlatmasına. Sazı eline alan ozan gibi, çağlayıp aktı. Gönül nağmelerini inletti. Şöyle başladı sözlerine:
“Anlatırsam zülfüyâra dokunur, eve gider besmelesiz mevlit okunur. İnsan nasıl bakarsa, öyle görür. Hayata güzel bakarsanız, Somurtmak yerine güzellikler sunarsanız, hayatta size güzellikler sunan olur.” Cümlelerini sıraladıktan sonra, ta çocukluk yıllarına döndü, anlatımına devam etti. Kendisinin birbiri ardına sıraladığı, bir kitap dolusu noktasız cümlelerden birazını derledim.İşte benim  İhtiyar delikanlı Hüsnü Şenses'in anlattıklarından anlayıp aktardıklarım...
 
altIsparta 15 bin nüfuslu, küçük bir şehirmiş 80 yıl önce. İki ayrı bölgeden oluşurmuş. Birinci bölgede şehir yönetim merkezlerinde bulunduğu gibi, itibarlı kişilerin ikamet ettiği Gazikemal Mahallesi ve civarı. İkinci bölgede Yayla, Doğancı, Dere Mahalleleri varmış sadece.
Bu iki bölgeyi tam ortadan ayıran büyükçe demir bir kapı varmış. Kapının iki yanında da koca gövdeli köpekler nöbet tutarlarmış. Gündüzleri açık olan ve kıyısında kenarında kalaylı bakraçlar içinde, camız sütünden yapılmış kaymakların satıldığı bu kapı, geceleri sımsıkı kapatılır, halk bu bölgeden diğerine geçirilmezmiş. Bu uygulama insanların can güvenliği için konulmuş. Bağlık, bahçelik ve karanlık yerlerde gece dolaşmaları olmasın, kimsenin başına bela gelmesin diye. O demir kapı bugün Kaymakkapı Meydanıdır “diyerek geçmişi özetler Hüsnü Şenses.
Isparta’nın ilk saatçilerinden Osman Zeki ile karısı Zehra o yıllarda yaptıkları ve yıllar süren evliliklerinden sonra, 3 yaşına giren biricik oğulları Hüsnü’ye rağmen mutluluğu yakalayamamış olmanın getirdiği geçimsizlikle yollarını ayırırlar. 
Zeki Osman, Kaymakkapı civarında şimdiki Otel Isparta’nın yerinde bulunan dükkânında hem saat tamirciliği yapar. Hem de bu küçük dükkânda yalnızlığıyla baş başa gecelerini geçirir.
Zehra Hanım ise, oğlu Hüsnü’yü yanına alarak babadan kalma eski ahşap eve taşınır. Bu ev Yayla Mahallesi bitiminde, Girey Bağlarının başlangıcındaki o günlerde meşhur Ada Kahvesi’nin karşı köşesindedir.
Zehra kadının evinin sol yanında iki katlı, dışarıdan merdivenli bir ev daha vardır. Şimdiki Doğumevi Hastanesi’nin tam karşısına düşen bu ev, o zamanlar Isparta’nın dışında kalmış genelevdir. Sağ tarafta polis noktası bulunmaktadır.
Evine halı tezgâhı kurduran Zehra kadın, genç yaşta başına gelen dul kalmışlığından utanç duyduğundan evinden dışarı çıkmadan, gece gündüz halı dokuyarak biricik oğlunu büyütmeye çalışır.
Ancak o günlerde dul olmak, geçim derdi kadar zordur. Evinin dibinde genelev olduğundan, penceresinden dışarı başını bile uzatamaz. Zira camın arkasından bile baksa: “Dul kadın ne bakınıyor, aranıyor galiba” sözlerini işitir. Avludaki çeşmeden su almaya çıksa “Dul kadın eve birini alacak herhalde, bu çıkmaları davet niteliğinde” denir. 
Her dakikası, her adımı şüphelerle göz hapsinde tutulan Zehra kadın, tüm dikkatine rağmen, geceleri geneleve gelen bıçkınların yanlışlıkla evine toslamalarından, sarhoşların girişte çıkışta evinin duvarına işemelerinden sürekli hicap duyar. Zaten çok sıkılgan, masum bir kadın olduğundan yüreğinin korkusunu bastırmakta aciz kalmaktadır. Yaşantısı çekilecek çile değildir. Zehra kadın bu olumsuzluklara karşı hep sabreder, hep dua ederek muhtemel kötülüklere karşı korunmaya çalışır. Ara sıraları da, çok korkuya kapılmalarında, uçkuruna düşkün, gece gündüz genelevi arşınlayan sarhoşlara beddua savurur “Teneşire gelesiceler” diye. Ama bu öfkesini kendinden başka duyan olmaz.
Çoğu günler kötülükle muhatap olmamak için, evde yokmuş gibi davranır. Belediyeden gelen su tahsildarına bile kapıyı açmaz. Halı dokurken çıkan kirkit sesiyle, ara sıra oğlunun ağlamaları olmasa gerçekten, gündüzleri bile kapalı pencerelerinden evde yokmuş gibidir. Oğlunun ağlamalarını dayakla susturmaya çalışırda, kirkit sesini ne kadar dikkat etse de bastıramaz. O ekmek demektir. Bir lokma fazla ekmek için, kirkiti daha hızlı kullanmalıdır.
Üç yaşında babasız yaşamayı öğrenen Hüsnü çocuk, dayaktan gocunup anasının dizinin dibinden kaçar ara sıra. Usulca açtığı kapının önüne oynamaya çıkar. Böyle bir günde hayatla yüz yüze gelir.
Evlerinin önünde simitçi tablası durmaktadır. Kıpkırmızı gevrek simitler sahipsizdirler. Satıcı o an, uzun bir sırığa taktığı 5- 10 simidi genelev çalışanlarına satmak için uzaklaşmıştır.
Sağa, sola bakınır Hüsnü, görünürde kimse yoktur. Annesine “Simit al” dese, azarlanacağını bildiğinden elini tablaya uzatır. En çıtır simidi kavramışken, koluna koca bir el hızla yapışır. Korkudan altına kaçırır Hüsnü.
Bu elin sahibi “Lan pis hırsız” diye bağırırken, anacığı çıkar kapıya. Polistir onu kolundan tutup anasına teslim eden ve bir daha başıboş sokağa çıkmamasını isteyen. Anası Ada Kahvesi’nin bahçesinden eline geçirdiği ergen sopasıyla, bir ton sopa atar oğluna. Yetmez bu dayak, halı tezgâhına bağlanır gündüzleri. Bir daha kabahat yapmayacağına anasını ikna edene kadar sürer bu ceza.
Affedildiği gün, anası tarafından Kur’an okumaya yönlendirilir. Arta kalan zamanını değerlendirmek için de bir fırına gider, sattıkça parasını ödemek koşuluyla bir tabla simitte o alır. O günden sonra, küçücük yapısıyla sokaklarda gezmeye başlar. “Cimitlerim vay, gevyek” diyerekten.
Henüz beş yaşındadır. İlk kazandığı paralarla da, geceleri çıra ateşinin verdiği ışıkla halı dokuyan anacığına; tıpkı zengin evlerinde kullanılan kandillerden alır. Çalarak değil, alın teriyle para kazanmanın erdemini o günlerde öğrenir.
İlkokul yıllarında bazı yetenekleri keşfedilir Hüsnü’nün. Güzel resim yaptığı, güzel desenler tasarladığı öğrenilir öğretmenince. Annesinden yediği dayaklardan içe dönük hal alan çocukluğunu resimlerine yansıtırken, evlerinin bitişiğindeki genelevdeki sermayelerin geceleri çengi eşliğindeki âlemlerinden kulağına gelen müzik sesleri ona müzisyen olmanın yolunu gösterir.
Şimdi yıkılmış, yerine yeşil alan kondurulmuş Özel İdare binasının eski hali, o günlerde Halk Pazarı yeridir. Hüsnü ilkokulu bitirdiği yıldan itibaren burada, meydanın bir yerinde halı modelleri çizmeye başlar. Yaratıcı fikirleri onun herkesten farklı desenler çizmesine ilham olur. Bu yeteneğiyle halıcılardan iyi para kazanır. Hemen bir darbuka alır, çizdiği desenler arasında müzik yapmaya da başlar. 
Ispartalı darbuka çalışından ötürü küçümser kendisini. “Viri! Dul garı çocuğu n’olcek işte. Genelevin yanında büyürse işte böyle çengi olur” diyerek iteklenir. Bir keresinde böğrüne gelen tekmelerden, döktüğü gözyaşları Isparta’nın içinden geçen çayı dolduracak kadar çok akar ve o gözyaşları arasında kırk derece ateşle yatar... 
2. Bölüm:

alt
MAZİYE BİR BAKTI NELER YAŞADI 
UPUZUN HAYAT GÖZÜNDE BİR ANDI 
 
Şartlara Rağmen Hayatı Severek Yaşadı, Dedik Yaşı İhtiyar Kendi Delikanlı Görünümdeki Hüsnü Şenses'i Hayattan Bıkmışlara Örnek Verdik. Hüsnü Şenses: "Yaşadığınız her olumsuz durumu, kafanıza takmayı bıraktığınız an daha az yorulduğunuzu, daha mutlu olduğunuzu fark edersiniz" diyor.
 
Hayatımızın dörtte üçü dert, çoğumuz yaşamımızdaki sıkıntılardan bunalınca hayattan da da bıkıyoruz. Hep şikayet ediyor, geçmez bu hayat sanıyoruz. Zira günler geçmek bilmiyor, lakin yıllar geçip gidiyor. Şimdi dünkü günün yazısına, devam edelim istiyoruz.
 
Alafranga müziği 1960’lı yıllarda, Isparta’ya ilk getiren kişidir Hüsnü Şenses. Ancak o zamanın Isparta’sında sadece zengin evlerinde bulunan lambalı radyolardan dinlenen, alaturka Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziğine aşina olan kulaklar, Hüsnü’nün müziğini yadırgarlar. “Isparta’ya cavurluk aşılayacaksın zırtapoz oğlan” diyerek kendisini ve desen atölyesini taşa tutarlar...
 
Bir süre müzikten kopmak zorunda kalır Hüsnü. Turan Mahallesi’nin camiinde 8 yıl müezzinlik ve hafızlık yapar. Beş vakit okuduğu ezanı, beş ayrı makamda, yanık sesiyle dile getirse de, sanat aşkını bastıramaz. “Manevi huzur bulduğum” diye nitelendirdiği müezzinliği bırakarak, Isparta’dan kaçar Hüsnü. 
 
İstanbul’a gider. Film şirketlerinde iş bulur. Önceleri kamera ayaklığı taşır, sonra bazı ufak roller alır. Aklında müzik olduğundan gazinolara darbukatör olarak başlar. “O zamanlar daha, darbükatör Baryam piyasa da yoktur.” 
 
Yakışıklı bir genç adam olmuştur. Adnan Şenses, Gönül Yazar, Kamuran Akkor gibi ünlü, dev sanatçıların arkasında saz ekibinin arasında yer alır. Üne ve paraya boğulmak üzereyken, askerliği çıkar karşısına. Bahriyeli olur. İki buçuk yıl süren vatan borcunu ödeme sürecinde gemi kaptanlığını öğrenir ve yapar. 
 
Askerlikten sonra annesinin rahatsızlığı üzerine Isparta’ya döner ve Yayla Mahallesi’ne günümüzün müzik marketlerinden açar. Aynı gün yine kapısı, çerçevesi taşlanarak yere indirilir. Onarır dükkânını, tekrar aynı şiddete maruz kalır ve bu defa Isparta’ya değil, ama Ispartalıya dargın olarak Almanya’ya gider. 
 
Evlenir ve Köln şehrine yerleşir. Müzisyenlik ve komedyenlik yaparak, Türk sanatçısı olarak sahnelere çıkar. Kendi rahattır. Hatta evlenip mutluluğu da tatmıştır. Lakin Almanya’da pis işlerde ve ağır iş koşullarında çalışarak kazandığı parayı, gazinolarda bira ve sigara içerek, aksırarak, tıksırarak, sarhoş naraları atarak harcayan Türk işçilerinin durumuna içerlediğinden, sahneye çıkmayı bırakır. Gemi kaptanı olarak, dünyayı denizlerden arşınlamaya koyulur.
 
Gezip dolaştığı ülkelerde onu Türk artistlerinden kötü rollerin karakter oyuncusu Hüseyin Baradan’a benzetirler. Bazen de Münir Özkul’a benzetenler olur. Bu yüzden zaman zaman, baba rollerinde sıklıkla görülen Münir Özkul’a benzerliğinden sevgi sağanağına maruz kalırken, Hüseyin Baradan’a benzerliğinden dolayı da başı derde girer. 
 
Fransa’da Almanya’da, Mısır’da komedyen ve kaptan olarak, hayran kitleleri oluşturur. Her limanda sevgililer bulur. Çok âşık olduğunu zannettikleriyle evlilikler yapar. Bu sebeple beş kez boşanmak için hâkim karşısına, altı kez de evlenmek için nikâh memurunun huzuruna gelir. Altı evliliğinden biri olan, en çok âşık olduğu eşinden Mihribanu isminde bir kızı, Murat adında bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Onları iyi yetiştirir. Altıncı eşiyle 1971 yılında evlenmiştir ve “Bu son olsun” diyerek başka evlenmeye tövbe etmiştir. Her limanda kendisine musallat olan dilberlerden kurtulmak amacıyla, kaptanlıktan ayrılır. Sonuncu eşi Makbule hanımla Türkiye’ye döner. İstanbul Arnavut köy’den şirin bir ev alır, bu evde Makbule Hanımla mutlu bir evlilik sürdürmeye başlar. 
 
“Ömrümün dört de üçü kış, biri bahar geçti” dese de, neşesinden bir şey kaybetmeden yaşamını kışın Köln şehrindeki evinde Almanya’da, yaz mevsiminin güzelliklerini de İstanbul’da geçirmektedir Hüsnü Şenses. Ara sıra da Isparta’ya gelerek, Hızırbey Mahallesindeki evinde, Isparta özlemini gidermeye çalışır.
 
Burada kaldığı sürede, Tuhafiyeciler Çarşısı’nın dördüncü katında bulunan ve bir müze haline dönüşmüş olan ‘Müzik Marketi’nde sevdikleriyle dost sohbetleri yapar. Dünyanın dört bir yanından topladığı, eşi benzeri olmayan eşyaları ve orijinal müzik eserlerini dostlarının beğenisine sunmak, en büyük zevkidir. Coşkulu olduğu zamanlarda, darbukasını konuşturarak dostlarını eğlendirirken, yılların yorgunu gönlünü dinlendirir.
 
İlkokul mezunu olan Hüsnü Şenses, paha bulunmaz değerdeki bu mal varlığını bir gün Mehmetçik Vakfı’na bağışlayacağını söylüyor.
 
80 yıllık ömrü ona, Allah’ın verdiği yetenekleri doğru zamanda kullandığı için, ucundan yakaladığı hayatı hiç bırakmamayı öğretmiş.
 
Bugün 12 dil bilen, her birini ana dili gibi konuşan ve yüzlerce kitap okumuş, altın bilezik olarak nitelediği 25 çeşit mesleğin sahibi olan Hüsnü Şenses, hala yeni şeyler öğrenmek arzusuyla koşturan dinamik bir ihtiyar delikanlı.
 
“Kimsenin eteğinin altına bakmadım. Hep kendimi geliştirmek adına ileri de oldu gözüm” diyor. Ve Ispartalılara dünkü günde kalmış öfkesini bugün minnettarlığa dönüştürmüş. “İyi ki beni taşa tutmuş Ispartalılar, yoksa burada kalıp solan gül olurdum, erkenden toprağa karışırdım “diyor. Bu arada bana da o bir soru yöneltiyor. “Kız sende Isparta’nın ilk gazetecisisin, Isparta ahalisi seni taşlamadı mı? 
 
Ben: “hayır aksine beni kendi kızları görüp benimsediler. İçlerinden biri oldum, her dertlerine eğildim. Onlarda bana sevgilerini sundular” diyorum. “Ha seni de taşlasalardı da, buralardan kaçıp büyük şehre açılsaydın. Çıkmaz sokakta dükkân açmışsın, sıkışıp kalmışsın.  Bülbülsen de sesine kulak verecek gül goncası bulamazsın” diyor. “Ben memnunum halimden, Ispartalı beni hep sevgisiyle yaşattı. Gittiğim oldu, ama toprağım deyip döndüm geldim. Kopamam, ata ocağım” diyorum. Küfürlü bir espri savuruyor. 
Sonrasında anlattıklarımı makul buluyor. “hadi” diyor. Sen hanım olduğundan Ispartalılar kızı bellemiştir seni. Toz kondurma bakalım Isparta’ya.
“Kondurmam tabi ben Isparta’yı seviyorum” dediğimde, “bende bir Isparta’yı severim, bir de annemi” diyor. (Annem dediği şimdiki karısı.) Karısının adını bile unutmuş, sürekli ‘annem’ diye hitap etmekten.”Benim annem osuruk değmemiş don gibi apaktır, hem yüreğiyle, hem de güzelliğiyle” diyor.
 
Karısıyla mutlu yaşantısının devamından başka, dünya hırsı yok Hüsnü Şenses’in. Zaten onun hırsı bugüne kadar, Yüce Allah’ın kendine bahşettiği hayatı, boşuna heba etmeme, her koşulda güzel yaşama sanatını becermesi olmuş.
 
“Kişi her şeyin nedenidir. Kazandığı başarılar, kurduğu ilişkiler, çektiği acılar, aldığı haz, duyduğu mutluluk, hayata dair ne varsa, kişi hepsinden sorumludur. Ve sorumluluk kalıpları sorgulamakla başlar” diyor. Ardından Türkiye’nin bu gününü sorguluyor. “Türkiye’de her birey dolarla borçlu, her çocuk borçla dünyaya geliyor. Dün donumuz hacizli diyorduk, bugün kefenimizde hacizli. Gariban halk sıkıntı çekerken, devlet milleti gıdıklıyor. Bizim milletin aklı genelde belden aşağıya çalışıyor. ‘Ne oluyoruz,’ diyen yok. Cahil halkımızın çokluğu da belki buna neden. 
 
Türkiye’de hayat şartları zorlaştı. Okumakta zor, ama her şey okumakla olmuyor. Okumak, illa diploma almakla olmuyor. Gavur her eline geçeni okuyor. Bilmeden, duyumla körü körüne bir şeyin arkasından koşmuyor. 
 
Gavur kendi insanından başka tüm dünya ülkelerine İncil kitabını dağıtıyor. Ülkemizde de gizliden incilin dağıtımı yapılıyor. Gizliye meraklı insanımızda onu alıp okuyor. Gizliliği kaldıracaksın. Herkes açıkça her istediğini alsın okusun, mantığı neye uyuyorsa, onu benimsesin. Bizde insanımızı doğru aydınlatmak adına, Kuranı Kerimi serbestçe dağıtalım, tutan mı var? Hatta ücretsiz verelim, herkesin okumasına vesile olalım. Okullara Kuranı doğru öğrenme dersi koyalım. Ama doğru tefsirli olsun. Herkes dinini temelinden öğrensin. Kuran edep kitabıdır, insanların yaşantısına yöneliktir. Hükümet yönetimleriyle, laiklikle bağlamamak lazım Kuranı. İnsan küçük yaşta öğrenirse, öğrendiğini uygulayarak yaşar. Küçükken öğretmediğine, eloğlu gelip başka öğretilerde bulunur. Ben kuranı beş yaşımda öğrenerek büyüdüm. Sonrasında İncil’i de okudum, ama hiç etkisinde kalmadım” diyerek insanlara kendini örnek veriyor. 
 
“Ne geliyorsa başımıza okumadığımızdan geliyor. Bir tane cahil dostum olacağına, bin tane okumuş düşmanım olsun. Cahil anamdan bile korkarım. Okumuş adam bin düşünür, bir doğru yapar. Cahil düşünmeden giriştiğinden her işi yanlış yapar” diye de insanlara bol bol kitap okumayı öğütlüyor. Aydınlanmayı öneriyor, doğru söylediği için dokuz köyden kovulacağını göze alarak.  (Bitti. Burada size anlatılanlar, uzun bir hayatın özeti. Hüsnü Şenses'in kendisi, baştan sona öğrenilmesi gereken dolu dolu bir hayat. Okudunuz, teşekkürler.)
 
Ayfer AYTAÇ - ayferaytac.com