Hey Gidi Mazi - Hey Gidi Mazi

Hey Gidi Mazi - Hey Gidi Mazi
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 08 Aralık 2018 10:25
Makale İçeriği
Hey Gidi Mazi
2.bölüm
Tüm Sayfalar
alt
MAZİYE BİR BAKTI NELER YAŞADI 
UPUZUN HAYAT GÖZÜNDE BİR ANDI 
 
Şartlara Rağmen Hayatı Severek Yaşadı, Dedik Yaşı İhtiyar Kendi Delikanlı Görünümdeki Hüsnü Şenses'i Hayattan Bıkmışlara Örnek Verdik. Hüsnü Şenses: "Yaşadığınız her olumsuz durumu, kafanıza takmayı bıraktığınız an daha az yorulduğunuzu, daha mutlu olduğunuzu fark edersiniz" diyor.
 
Hayatımızın dörtte üçü dert, çoğumuz yaşamımızdaki sıkıntılardan bunalınca hayattan da da bıkıyoruz. Hep şikayet ediyor, geçmez bu hayat sanıyoruz. Zira günler geçmek bilmiyor, lakin yıllar geçip gidiyor. Şimdi dünkü günün yazısına, devam edelim istiyoruz.
 
Alafranga müziği 1960’lı yıllarda, Isparta’ya ilk getiren kişidir Hüsnü Şenses. Ancak o zamanın Isparta’sında sadece zengin evlerinde bulunan lambalı radyolardan dinlenen, alaturka Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziğine aşina olan kulaklar, Hüsnü’nün müziğini yadırgarlar. “Isparta’ya cavurluk aşılayacaksın zırtapoz oğlan” diyerek kendisini ve desen atölyesini taşa tutarlar...
 
Bir süre müzikten kopmak zorunda kalır Hüsnü. Turan Mahallesi’nin camiinde 8 yıl müezzinlik ve hafızlık yapar. Beş vakit okuduğu ezanı, beş ayrı makamda, yanık sesiyle dile getirse de, sanat aşkını bastıramaz. “Manevi huzur bulduğum” diye nitelendirdiği müezzinliği bırakarak, Isparta’dan kaçar Hüsnü. 
 
İstanbul’a gider. Film şirketlerinde iş bulur. Önceleri kamera ayaklığı taşır, sonra bazı ufak roller alır. Aklında müzik olduğundan gazinolara darbukatör olarak başlar. “O zamanlar daha, darbükatör Baryam piyasa da yoktur.” 
 
Yakışıklı bir genç adam olmuştur. Adnan Şenses, Gönül Yazar, Kamuran Akkor gibi ünlü, dev sanatçıların arkasında saz ekibinin arasında yer alır. Üne ve paraya boğulmak üzereyken, askerliği çıkar karşısına. Bahriyeli olur. İki buçuk yıl süren vatan borcunu ödeme sürecinde gemi kaptanlığını öğrenir ve yapar. 
 
Askerlikten sonra annesinin rahatsızlığı üzerine Isparta’ya döner ve Yayla Mahallesi’ne günümüzün müzik marketlerinden açar. Aynı gün yine kapısı, çerçevesi taşlanarak yere indirilir. Onarır dükkânını, tekrar aynı şiddete maruz kalır ve bu defa Isparta’ya değil, ama Ispartalıya dargın olarak Almanya’ya gider. 
 
Evlenir ve Köln şehrine yerleşir. Müzisyenlik ve komedyenlik yaparak, Türk sanatçısı olarak sahnelere çıkar. Kendi rahattır. Hatta evlenip mutluluğu da tatmıştır. Lakin Almanya’da pis işlerde ve ağır iş koşullarında çalışarak kazandığı parayı, gazinolarda bira ve sigara içerek, aksırarak, tıksırarak, sarhoş naraları atarak harcayan Türk işçilerinin durumuna içerlediğinden, sahneye çıkmayı bırakır. Gemi kaptanı olarak, dünyayı denizlerden arşınlamaya koyulur.
 
Gezip dolaştığı ülkelerde onu Türk artistlerinden kötü rollerin karakter oyuncusu Hüseyin Baradan’a benzetirler. Bazen de Münir Özkul’a benzetenler olur. Bu yüzden zaman zaman, baba rollerinde sıklıkla görülen Münir Özkul’a benzerliğinden sevgi sağanağına maruz kalırken, Hüseyin Baradan’a benzerliğinden dolayı da başı derde girer. 
 
Fransa’da Almanya’da, Mısır’da komedyen ve kaptan olarak, hayran kitleleri oluşturur. Her limanda sevgililer bulur. Çok âşık olduğunu zannettikleriyle evlilikler yapar. Bu sebeple beş kez boşanmak için hâkim karşısına, altı kez de evlenmek için nikâh memurunun huzuruna gelir. Altı evliliğinden biri olan, en çok âşık olduğu eşinden Mihribanu isminde bir kızı, Murat adında bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Onları iyi yetiştirir. Altıncı eşiyle 1971 yılında evlenmiştir ve “Bu son olsun” diyerek başka evlenmeye tövbe etmiştir. Her limanda kendisine musallat olan dilberlerden kurtulmak amacıyla, kaptanlıktan ayrılır. Sonuncu eşi Makbule hanımla Türkiye’ye döner. İstanbul Arnavut köy’den şirin bir ev alır, bu evde Makbule Hanımla mutlu bir evlilik sürdürmeye başlar. 
 
“Ömrümün dört de üçü kış, biri bahar geçti” dese de, neşesinden bir şey kaybetmeden yaşamını kışın Köln şehrindeki evinde Almanya’da, yaz mevsiminin güzelliklerini de İstanbul’da geçirmektedir Hüsnü Şenses. Ara sıra da Isparta’ya gelerek, Hızırbey Mahallesindeki evinde, Isparta özlemini gidermeye çalışır.
 
Burada kaldığı sürede, Tuhafiyeciler Çarşısı’nın dördüncü katında bulunan ve bir müze haline dönüşmüş olan ‘Müzik Marketi’nde sevdikleriyle dost sohbetleri yapar. Dünyanın dört bir yanından topladığı, eşi benzeri olmayan eşyaları ve orijinal müzik eserlerini dostlarının beğenisine sunmak, en büyük zevkidir. Coşkulu olduğu zamanlarda, darbukasını konuşturarak dostlarını eğlendirirken, yılların yorgunu gönlünü dinlendirir.
 
İlkokul mezunu olan Hüsnü Şenses, paha bulunmaz değerdeki bu mal varlığını bir gün Mehmetçik Vakfı’na bağışlayacağını söylüyor.
 
80 yıllık ömrü ona, Allah’ın verdiği yetenekleri doğru zamanda kullandığı için, ucundan yakaladığı hayatı hiç bırakmamayı öğretmiş.
 
Bugün 12 dil bilen, her birini ana dili gibi konuşan ve yüzlerce kitap okumuş, altın bilezik olarak nitelediği 25 çeşit mesleğin sahibi olan Hüsnü Şenses, hala yeni şeyler öğrenmek arzusuyla koşturan dinamik bir ihtiyar delikanlı.
 
“Kimsenin eteğinin altına bakmadım. Hep kendimi geliştirmek adına ileri de oldu gözüm” diyor. Ve Ispartalılara dünkü günde kalmış öfkesini bugün minnettarlığa dönüştürmüş. “İyi ki beni taşa tutmuş Ispartalılar, yoksa burada kalıp solan gül olurdum, erkenden toprağa karışırdım “diyor. Bu arada bana da o bir soru yöneltiyor. “Kız sende Isparta’nın ilk gazetecisisin, Isparta ahalisi seni taşlamadı mı? 
 
Ben: “hayır aksine beni kendi kızları görüp benimsediler. İçlerinden biri oldum, her dertlerine eğildim. Onlarda bana sevgilerini sundular” diyorum. “Ha seni de taşlasalardı da, buralardan kaçıp büyük şehre açılsaydın. Çıkmaz sokakta dükkân açmışsın, sıkışıp kalmışsın.  Bülbülsen de sesine kulak verecek gül goncası bulamazsın” diyor. “Ben memnunum halimden, Ispartalı beni hep sevgisiyle yaşattı. Gittiğim oldu, ama toprağım deyip döndüm geldim. Kopamam, ata ocağım” diyorum. Küfürlü bir espri savuruyor. 
Sonrasında anlattıklarımı makul buluyor. “hadi” diyor. Sen hanım olduğundan Ispartalılar kızı bellemiştir seni. Toz kondurma bakalım Isparta’ya.
“Kondurmam tabi ben Isparta’yı seviyorum” dediğimde, “bende bir Isparta’yı severim, bir de annemi” diyor. (Annem dediği şimdiki karısı.) Karısının adını bile unutmuş, sürekli ‘annem’ diye hitap etmekten.”Benim annem osuruk değmemiş don gibi apaktır, hem yüreğiyle, hem de güzelliğiyle” diyor.
 
Karısıyla mutlu yaşantısının devamından başka, dünya hırsı yok Hüsnü Şenses’in. Zaten onun hırsı bugüne kadar, Yüce Allah’ın kendine bahşettiği hayatı, boşuna heba etmeme, her koşulda güzel yaşama sanatını becermesi olmuş.
 
“Kişi her şeyin nedenidir. Kazandığı başarılar, kurduğu ilişkiler, çektiği acılar, aldığı haz, duyduğu mutluluk, hayata dair ne varsa, kişi hepsinden sorumludur. Ve sorumluluk kalıpları sorgulamakla başlar” diyor. Ardından Türkiye’nin bu gününü sorguluyor. “Türkiye’de her birey dolarla borçlu, her çocuk borçla dünyaya geliyor. Dün donumuz hacizli diyorduk, bugün kefenimizde hacizli. Gariban halk sıkıntı çekerken, devlet milleti gıdıklıyor. Bizim milletin aklı genelde belden aşağıya çalışıyor. ‘Ne oluyoruz,’ diyen yok. Cahil halkımızın çokluğu da belki buna neden. 
 
Türkiye’de hayat şartları zorlaştı. Okumakta zor, ama her şey okumakla olmuyor. Okumak, illa diploma almakla olmuyor. Gavur her eline geçeni okuyor. Bilmeden, duyumla körü körüne bir şeyin arkasından koşmuyor. 
 
Gavur kendi insanından başka tüm dünya ülkelerine İncil kitabını dağıtıyor. Ülkemizde de gizliden incilin dağıtımı yapılıyor. Gizliye meraklı insanımızda onu alıp okuyor. Gizliliği kaldıracaksın. Herkes açıkça her istediğini alsın okusun, mantığı neye uyuyorsa, onu benimsesin. Bizde insanımızı doğru aydınlatmak adına, Kuranı Kerimi serbestçe dağıtalım, tutan mı var? Hatta ücretsiz verelim, herkesin okumasına vesile olalım. Okullara Kuranı doğru öğrenme dersi koyalım. Ama doğru tefsirli olsun. Herkes dinini temelinden öğrensin. Kuran edep kitabıdır, insanların yaşantısına yöneliktir. Hükümet yönetimleriyle, laiklikle bağlamamak lazım Kuranı. İnsan küçük yaşta öğrenirse, öğrendiğini uygulayarak yaşar. Küçükken öğretmediğine, eloğlu gelip başka öğretilerde bulunur. Ben kuranı beş yaşımda öğrenerek büyüdüm. Sonrasında İncil’i de okudum, ama hiç etkisinde kalmadım” diyerek insanlara kendini örnek veriyor. 
 
“Ne geliyorsa başımıza okumadığımızdan geliyor. Bir tane cahil dostum olacağına, bin tane okumuş düşmanım olsun. Cahil anamdan bile korkarım. Okumuş adam bin düşünür, bir doğru yapar. Cahil düşünmeden giriştiğinden her işi yanlış yapar” diye de insanlara bol bol kitap okumayı öğütlüyor. Aydınlanmayı öneriyor, doğru söylediği için dokuz köyden kovulacağını göze alarak.  (Bitti. Burada size anlatılanlar, uzun bir hayatın özeti. Hüsnü Şenses'in kendisi, baştan sona öğrenilmesi gereken dolu dolu bir hayat. Okudunuz, teşekkürler.)
 
Ayfer AYTAÇ - ayferaytac.com