Nereden Nereye

Nereden Nereye
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 10 Nisan 2019 07:33
 
alt40 lı yılların ikinci yarısı çok partili dönemin başladığı ilk zamanlar. Babam o devrin azınlıkta üniversite eğitimi görmüş olan ülkenin gençlerinden biri, eğitiminden sonra dört yıl devletin donanmasında bahriyeli olarak askerliğini tamamlamış. 40 lı yılların zorluklarını yaşamış. 1950 li yılların başlangıcında tahsilinden dolayı devlet memuru ediliyor kendisi. Özel İdare müdürlüğünde gelir memuru olarak göreve başlıyor. 
Canla başla devleti için çalışırken bir seçim sonrası müdürleri sürgüne gönderiliyor. Başlarına ilkokul mezunu biri müdür diye veriliyor. 
Babam buna itiraz ediyor. "Üniversite bitirmiş biri olarak ilkokul mezununun emrinde çalışmam." diyor. 
İş arkadaşları "Kibir yapma." deseler de, babam bunun kibirle bir ilgisi olmadığını, haksızlığa karşı geldiğini söylüyor. Ve tepkisini devlet memurluğundan istifa ederek gösteriyor. 
Babam devlet memurluğundan kendi rızasıyla ayrıldıktan sonra uzun yıllar serbest muhasebecilik yaptı. Şehir merkezindeki bir iş hanının dördüncü kartında bürosu vardı. Yanında orta yaşlı, dar gelirli temiz yüzlü bir adam ayak işlerine yardımcı olarak çalışıyordu. Babamdan biraz genç bu adam hem büronun temizlik işlerine bakıyor, hem defterdarlığa gidip geliyor, hem büroya gelen giden mükellefe  çay ikramında bulunuyordu.
O zamanlar 20 li yaşlarımın başlarındaydım. Mart ayı yaklaştı mı babamın yanına gider, gelir gider tablosunun karşılaştırılması işlerine yardım ederdim. Babamın yardımcısı bana da çay ikramında bulunurdu. "Sağ ol amca." diyerek kendisine teşekkür ederdim. Onunda bir oğlu vardı. Ara sıra büroya uğrardı. bıyıkları henüz terlemeye durmuş delikanlı, kırmızıya çalan pembe yanaklı, sarışın, mahcup tavırlı bir lise öğrencisiydi. Babasının yanına geldiğinde çoğu günler annesinin verdiği eve alınacakların listesini babasına verirdi. Babasından para vermesini beklerdi.Babası bize belli etmeden oğlunu kapı arkasına çeker, orada duymayacağımız şekilde bir şeyler söyler, geri gönderirdi. Ardından yüksek sesle "Eve tez git, derslerinin başına otur, akşam ne kadar çalışmışın göreceğim." diye bağırırdı. Sonra yanımıza döner, "Kusura bakmayın, buraya gelmemesini söylüyorum, ama işte anası gönderiyor." derdi. Babam da derdi ki:" Bir sakıncası yok gelebilir. Efendi bir genç, inşallah iyi makamlara gelir." Bu güzel dua hoşuna giderdi amcanın "İnşallah" diyerek duanın kabulü için avuçlarını yüzüne sürerdi.
Bu amca oldukça sessiz bir adamdı. Büroya gelip gidenle çay ikramı dışında bir muhabbeti olmazdı. Fakat bir siyasi konuşma olduğunu duysa, sanırım istem dışı araya girer, siyaset söylemlerine koyulurdu. koyu bir Adalet partiliydi. Bir numaralı denilecek kadar Demirelciydi.
Bir süre sonra duyduk ki, bu amcanın mahcup yüzlü oğlu üniversiteli olmuş, hukuk fakültesini kazanmış. 
Okudu, avukatlık bölümünü bitirdi. Sonra avukatlık stajı için döndüğünde babası şehrin en iyi avukatının yanında sevdalısı olduğu Demirellerin partisi sayesinde iş ayarladı. Lakin oğlu bu işe kabul etmedi. 
"Ben Demokrat Partililerle çalışmam." dedi. "Ben CHP'liyim. CHP'li bir avukatın yanında staj yapmak istiyorum."
Babası kızdı bu söze:
-"Ne demek CHP'liyim? Bunca yıl seni CHP'li olasın diye mi okuttum. Benim bulduğum yere girip benim gözetimimde stajını yapacaksın!"
Genç avukat adayı diklendi. Babasını karşısına almak pahasına Antalya'ya gitti, orada koyu CHP'li bilinen bir avukatın yanında staja başladı. Babası hastalar oldu, ama oğlunu idealinden geri döndüremedi.
O günden sonra bu genci bir daha hiç görmedim. Sonra duydum ki babasının ısrarlarıyla stajını tamamladıktan sonra Antalya'dan dönmüş.Doğup büyüdüğü şehrinin barosuna kayıt olarak avukatlık yapmaya başlamış, Meftunu olduğu partiden siyasete girmek istemiş, arzu etttiği üst düzey görev verilmeyince 90 lı yılların sonlarına doğru fikri değişmiş Erbakan'ın partisine girmiş, siyasete böylece başlamış. 
Ben bunları başkalarından duymuştum. Çünkü babası artık babamın yanında çalışan biri değildi. Babam zihnen yorulduğunu bahane ederek muhasebeci bürosunu kapatmıştı. Yanında çalışan o genç avukatın babası amca, başka bir muhasebecinin yanında işe başlamıştı. O da yaşlanmıştı. Ama çalışmayı ve büroya gelen kişilerle siyaset tartışmalarını seviyordu. Kendisine Demirel'in adamı denilmesi hoşuna gidiyordu. Lakin Demirelciliği dilindeydi. Konuşmalarıyla savunmaktan öte Demirel'in partisine bir hizmeti dokunmazdı.
Aradan hayli zaman geçti. Bu geçen zaman içinde annem, babam rahmetli oldu. Ben basın yayın kuruluşlarında çalıştım, emekli oldum. Kendi adıma gazete çıkarmaya hazırlanıyordum. Sene 2000 'li yılların başları. Bir gün telefonum çaldı. Arayan babamın yanında çalışan amcanın avukat olmuş oğluydu. 
-"Nerelerdesin, bir görüşelim." dedi. Beni gazeteci olarak tanıyordu.
Kabul ettim teklifini. Dediği yerde buluştuk. Gençliğinden tanıdığım CHP fanatiği bu kişi, artık olgun bir orta yaşa adım atmış evli barklı, çoluk çocuk sahibi bir adamdı. Hafif kilosu vardı. Yanakları hala pembemsi olsa da üzerinde gençliğindeki gibi bir mahcup tavır bulunmuyordu. Mesleği ve çevresi belli ki ona öz güven vermişlerdi.Yanında çok yakından tanıdığım iki isim daha vardı. Biri tüp gaz bayilikleri bulunan iş adamıydı. Bir masanın etrafına oturduk çay eşliğinde konuşuyoruz. Bana dedi ki babamın yanında çalışan amcanın avukat olmuş oğlu: 
-"Gazete açacağını duydum, bu gazeteyi bizim namımıza çıkarır mısın?" 
Afalladım. 
-"Ne demek bu?" dedim. 
-"Biz yeni kurulan partinin burada teşkilatlanması için görev aldık, gazetenle bölgede tanınmamıza ve üye kaydına vesile olacaksın. Sana her türlü desteği sağlarız."dedi. 
Zaten ilk duyduklarımla şaşkındım, bir de sinirli hale büründüm. Ne de olsa babamın kızıydım.
-"Sen benim karakterimi tanımıyor musun, bana böyle bir teklifi nasıl yaparsın? Ben kamu yararına çalışan bir gazeteciyim, kimsenin davulcusu olmam.'" diye ardı ardına söyleniyorum. Onlarda el işaretleriyle ses tonumu alçaltmamı belirterek beni ikna edici cümleleri virgülsüz noktasız savuruyorlar. 
Ne dedilerse, ne vaatler verdilerse ikna olmadım tabi, sonra kalktım ardıma bile bakmadan yanlarından uzaklaştım. 
O günden sonra bir daha görüşmedim kendileriyle, ama onlar başka birini bulup onun ismini gazetenin sahibi gibi gösterip arzularını gerçekleştirdiler. Kendisi yeni kurulan partinin il başkanı oldu. Ardında durarak verdiği destekle birinin adına açtıkları gazeteyi de kalkındırdılar. Sonra ilk seçimde il teşkilatlanması aşamasında birlikte çabaladıkları arkadaşlarıyla beraber, her biri milletvekili olup Ankara'ya gittiler. Gazeteyi, açtıkları isme tamamen bıraktılar. 
Ben kendi kurduğum günlük gazeteyi önce haftalığa çevirdim, bir süre sonra da ölüme terk ettim. Direnmelerim siyasi güçlerin karşısında yeterli olamadı. Zira ben kamu yararına kalmaya gayret ettim. Lakin çoğunluk esen rüzgarın serinliğine kapılmış olarak beni bahtımın bahçesinde solmaya terk ettiler. Sonra ne mi oldu? Onlar başarılı oldu. Ben kaplumbağa gibi kabuğuma çekildim.  
Gençliğinde aşırı denecek kadar CHP'li olan bu genç kaç dönemdir milletin vekili ve ulaşabileceği en üst mevkilerde, Ankara'ya beraber geldiği yanındaki arkadaşlarının bazılarının adları unutuldu. İçlerinden siyaseti bırakan da oldu. Hiç biri bir daha da benimle hiç karşılaşmadılar. Daha doğrusu ben onları hiç aramadım. İlime geldiklerinde kendileriyle görüşmedim. İçine girdikleri siyasi parti güçlendi, büyüdü. Hatta Demirellerin kalesi bilinen yerleri bile kendi saflarına kattılar.. Benim gençliğinden itibaren tanıdığım ve babasını karşısına alacak kadar fanatik CHP li olan avukat zat, bugün hala o partinin önemli bir vekili ve de partisinin hukuk temsilcisi olarak Yüksek Seçim Kurulu üyesi. Sarışına yakın tipi, pembemsi yanakları olan, hafif kilolu bu kişi kim mi, nereden nereye gelmiş soyadı gibi özel birisi...