Ramazan'ın Hatırına - Ramazan'ın hatırına

Ramazan'ın Hatırına - Ramazan'ın hatırına
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 15 Mayıs 2019 09:44
Makale İçeriği
Ramazan'ın Hatırına
Ramazan'ın hatırına
Tüm Sayfalar
 
RAMAZAN'I İNSANLARA SORDUM
On bir ayın sultanı Ramazan ayı girince çevremde olan insanlara sordum: “Ramazan’ı nasıl karşıladınız ve ne şekilde değerlendiriyorsunuz?” diye. 
Gördüm ki insanların çoğu günlük yaşamı doğru geçirme telaşındalar. Hayat şartlarının ağırlaştığından yakınmaktalar. “Geçim derdine hayıflanmaktan, Ramazan'ın maneviyatını alamaz, heyecanını duyamaz olduk."diyor bazı vatandaşlar. 
 
"Hayat şartları ağır. Bu geçim sıkıntısı içinde, bin bir dert ve düşünceyle nasıl oruç tutuyoruz, onu bile bilmiyoruz.” diyenler olduğu kadar. Mutfak hazırlığını yaparak ve gece gündüz ibadetini ederek Ramazan ayını karşıladığını ve bu ay içinde orucunu düzenli tutabildiğini söyleyenlerde... 
 
İbadetini düzenli olarak yaptığını belirtenlerin pek çoğu hayat pahalılığından yakınarak, ailesini geçindirmekte zorlandığını ve akrabalarının halini düşünemez hale geldiklerini söylediler. Bazıları da Ramazan ayının gelmesinin günlük yaşantısını değiştirmediğini çünkü oruç tutmadığını ifade etti. 
 
Bunlardan biri de bekar yaşayan öğretmenlik mesleğinden düzenli geliri olan karşı komşumdu. Diyordu ki: “Ben oruç tutmuyorum. İftar sahur sıkıntılarım yok. Dolayısıyla acıktığımda ne bulursam yiyorum,rahatım. Oruç tutuyorsa insanlar baksınlar başlarının çaresine.” 
Kendisine deve kuşu gibi başını toprağa gömmemesini söyleyerek, peygamber efendimizin hadislerinden “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” sözünü hatırlattım. Hadisleri bazıları hiç akıllarına bile getirmiyorlar. Oysa günlük hayatımızda hadislere göre adım atacak olsak, ömür yolunda hiç tökezlemeden yürümüş oluruz.
Komşuma, insanların en azından Ramazan ayında birbirlerine yardım edebileceklerini anlatmaya çabaladım. İnsanlar bir bilebilseler bu yardımın illa ki paraya yönelik olmadığını, bir zarif tebessümün bile kendilerine güzellik kattığını, mutlu olmanın bu kadar basit olduğunu daha iyi anlayacaklar. Bir hatır sormak, bir sıkıntıyı bile paylaşmak bizi insan kılan değerlerdendir.
 
-“Belediyenin iftar çadırı var, valiliğin aş evi var. Gitsin dar gelirli de oralardan sebeplensin!” düşüncesinde olan insanlar ne yazık ki, kendi Düşüncelerimize ters düşüyorlar. Ama Ramazan ayı aynı zamanda hoşgörü ayı, iyi duygularımızın önde tutulacağı, nefsimizin dizginlendiği ay olduğundan biz hiç kimseyi görüşünden dolayı eleştirmiyoruz. Herkese hayırlı Ramazanlar diliyoruz.
 
Çevremde gördüğüm insanlara sordum oruç nedir ve iftar sofralarının önemi, siz de nasıldır? Bu sorularımıza beş kişiden üçünün verdiği cevap neredeyse birbirinin aynı türdendi. Orucun bir terbiye ve sabır şekli olduğunu vurguladılar. “Neye göre terbiye, biz terbiyesiz insanlar mıyız?” diyebilecek kişilere de bu açıklamayı aynı sorunun muhatabı Gülay Bezirci, Ergün Battal ve Sami Karataş adlı vatandaşlarımız şu şekilde yaklaşımda bulundular.
 -“Biz Türk Milleti insanları olarak çok şükür ki terbiyesiz insanlar değiliz. Ama çok öfkeliyiz ve sabırsızız ve kendimizden başkasının görüşüne değer vermiyoruz. Pek çok konu da karşımızdakinin haklarına saygı da göstermiyoruz. Oruç demek sabır demek, nefsin eğitimi demek. İnsanlara yaklaşımımız ne kadar çok hoşgörülü olursa, insan ilişkilerimiz o kadar sağlıklı olur. Gün içinde çok kalp kırıcı konuşmalar yapıyoruz. İyi dost olduklarımızla bile arkalarından konuşup gıybet ediyoruz. Eğer dinimizde oruç tutmak farz olmasaydı bizim de bu yöndeki olumsuzluklarımız artar giderdi.”
 
-"Oruç tutmak, adı üstünde tutmak demek. Yani kendimizi olumsuzluklara karşı frenleyebilmek demek. Bunu yapabiliyorsak da ne mutlu bize. Şayet bizler yalan söylerken, hakkımız olmayanı çalar çırparken nasıl olsa duymuyorlar, görmüyorlar, diyeceğimize bizi bir gören var, yaptıklarımızı bilen var, diyerek Yüce Allah’ı her olumsuzluğa ramak kala bile olsa akıla getirecek olsak, kendimizi yanlışlara karşı tutmuş oluruz ve cennetin kapısına yakınlaşırız. Oraya girip girmeyeceğimize de Allah karar verir. Öteki farzları yerine getirmiyorsak, giremeyebiliriz de cennete. Cenneti hak etmek istiyorsak, önce iyi kul olalım ve Allah’ın biz kullarına farz kıldığı emirlerini yerine getirelim. Sonra da cenneti istemek için Allah’a boyun büküp naz ve niyaz edelim."
 
ALIM GÜCÜ EPEY DÜŞTÜ
 
İNSANLAR PİDE ALAMAZ OLDU
 
1959 doğumlu Ergün Battal, “Eskiden insanlar dinine mi çok bağlıydı, gelenek göreneklerine mi bilmiyorum. Gerçekten eski Ramazanların ve iftar yemeklerinin önemi ve özelliği bir başkaydı” diyor ve sözlerini şöyle devam ettiriyor. “ Eski Ramazanlarda bereket vardı. Aile birlikteliği vardı. Evin kadını özene bezene birkaç çeşit yemek hazırlar, çorbası, tatlısı sofraya döşenir ev halkı da imrenerek o sofranın başında toplanır, bütün gün aç kalmışlığa değmiş bir lezzet ve samimiyetle iftarını ederdi. Şimdiki günde esnaf siftah etmeden dükkânını kapatıyor. Borcunu ödemeye para bulamamış, bu kafayla oruç tutsa bile insanlarla kalp kırıcı konuşuyor, evine gidince sıcak bir çorba varsa da o olumsuz kafayla hane halkına sert tepki gösterip iftarı zehir edebiliyor. Bu şekilde oruçlu gezmek, bence kişiye bir şey kazandırmayacaktır. Sadece aç kalmak da onun nefsini terbiye etmeye yetmeyecektir. Bana göre işi ters giden, ya da işsiz olan ve bu sebeplerden stres yaşayan insanlar oruç tutmamalıdır. Sevap kazanmak yerine günaha çok daha fazla girmiş oluyorlar. Bir de eski ramazan aylarının tadı ramazan pideleriydi. Sıcacık ve ekmekten ucuz pideler herkesin sofrasını donatırdı. Her sofra da ramazan ayı boyunca pide eksik olmazdı. Şimdi ekmeği evine zor götüren bir insan, 2 -3 liraya nasıl pide alsın götürsün. Pide dediğin ekmek gibi değil ki, daha fazla iştah kabartıp yenilen şey. Haliyle bir eve bir pide yetmez, ikinciye de keseden para ses vermez. Bu da gösteriyor ki; bugün çoğumuzun evine Ramazan pidesi de girmez oldu. İşte eski ve yeni ramazanların arasındaki küçücük fark bile önem arz ediyor.”
 
RAMAZAN’IN ESKİ TADI KALMADI YÜREKLERDE
 
Bir CD dükkânında çalışan 29 yaşındaki Gülay Bezirci de görüşünü şu sözlerle dile getiriyor.” Günümüz de insanlar umursamaz olmuş, herkes kendi kabuğuna çekilmiş halde, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen insanlar topluluğu haline dönüşmüşüz, bu durum da büyüklerimizden dinlediğimiz eski Ramazan ve bayramların tadını tuzunu beklememiz hayal olur. Hiçbir şeyin artık eski tadı kalmadı. Yurdumuzda insanların beynindeki adam sendeciliği yıkabilirsek o zaman eski güzel günleri bugün de yaşatabiliriz. Yozlaştıkça değerlerimizi unutuyoruz. İleriki yıllarda Ramazan ayları gelecek ve bu dini günler bir şekilde yaşatılacak belki, ama Ramazan da oruç tutanlar bile hırsızlık, uğursuzluk yaparlarsa hiç şaşmamak gerek, günümüzde hacı hoca bildiklerimizin ne yanlışlarını duyuyor görüyoruz.”
 
GÜZELİM İFTAR SOFRALARI ESKİ DE KALDI
 
Sami Karataş adlı işçi emeklisi vatandaşımız da insanların duyarsızlaşmasını köyden kente gelişteki bocalamanın, sonradan kentleşmekle önceki kentliler arasındaki kopukluğun ve bu iki farklı değişik yaşam tarzı benimsemiş insanların aralarında oluşan soğukluk ve resmiyetin getirisine bağladı ve köylerde yaşanan Ramazanlarla, komşuluk ilişkilerini aradığını söyledi.
 
Sami Karataş şehir deki Ramazan adetlerinin kendilerine ters düştüğünü zira köy yerinde iftar yemeklerinin kalabalık yapıldığını, konu komşu toplanıp, herkesin evinde pişirdiğiyle neredeyse bir sokak insanın hep bir arada yemek yediğini söyledi. “Köy yerinde zengin fakir ayırımı yapılmaz, köyün fakiri azdır ve o kişi tüm köylülerce zaten bilinir, her akşam bir sofraya davet edilen bu fakir insanlar hem aç kalmazlar, hem de evlerine gönderilen imece usulü temin edilmiş erzakla Ramazan ayını ve bayramı çok rahat geçirir. Şehir yerinde dayanışma yok, çocuklu aileyi masraflı olur diye iftara çağıran yok. Dolayısıyla evde kaç kişiysek iftar sofrasında da o kadar kişi oluyoruz ve bütçemiz neye el verdiyse, çorba pilav, salata iftarımızı ediyoruz diyor.
 
İşte üç değişik insanın oruca ve iftar sofralarına bakış açısı bu ne yazık ki, bu üç kişiyle yaptığım konuşmalarda hiç “Komşun açken tok yatma” hadisine değinilmedi. Çünkü görüştüğümüz kişiler kendi bütçelerinin komşuyu düşünecek durumda olmadığını beyan ettiler…
 
CAMİLERİMİZ DOLU DOLU AMMA
Camilerimiz, Allah’ın evi dediğimiz ibadethanelerimiz… Muazzez Ramazan günleri dolayısıyla her bir cami yatsı ezanı vakti tıklım tıklım, namaz kılan müminlerle dolu. Ama her nedense akşam ezanı sonrası, imam dâhil bir tek Allah’ın kulu yoktu benim gördüğüm camide. Akşam ezanı okunmasıyla birlikte iftar vakti olduğundan, herkes o an orucunu açmakla meşguldü sanırım. İmam efendi de ya ezanı okudu evine koştu, yahut ezan merkezi sistemle tüm camilerde aynı anda aynı kişi tarafından okundu geçti. Bilemiyorum zira akşam ezanı sonrası imamı camide göremiyorum.
 
Öncelikle gün boyu boş kalmış midesini doyuruyor insanlar, en azından çorbasını içerek rahatlıyor. Namaz nasılsa evde de kılınabiliyor. Doğrudur. Bu durumu eleştirdiğim falan yok. İnsanların haklarına saygılıyım, benim eleştirim şu hususta; madem akşam ezanı vaktinde camiye cemaat gelmiyor, bir görevli bulunsun camilerde, güvenliğe tedbir açısından...
 
Ramazan ayı süresince özellikle yatsı namazımızı camiye giderek kılmak çocukluğumdan kalma bir öğrenimdi. Mahalleli hanımlar toplardı çocuklarını da topluca camiye gidilirdi. Bazı komşular eşleriyle birlikte tüm Ramazan süresince akşam namazı  içinde camiye giderlerdi. Hatırlayınca o günleri, imrendim. Geçmişi yadetmek ve camide ruhumu dinlendirmek istedim. Her biri ayrı mimari güzellikte ve pek çoğu, pek çok kişinin maddi manevi katkılarıyla yapılmış olan bu muhteşem mabetlerde bulunduğunuz süreçte huzur duyuluyor, namaz kılmanın hazzı bir başka güzel oluyor. Düşünün pek çok insan aralarından su sızmayacak şekilde saf saf dizilmiş, Allahuekber nidalarıyla aynı anda secdeye varıyorlar. Hep birlikte duaları dillendiriyorlar, aynı anda huşuyla rükû ediyorlar. Müslümanlığın güzelliğini gösteriyorlar.
 
Ramazan ayı pek çok konuda değişmemiz, gelişmemiz için eğitim ayıdır, demiştim bir yazımda; bende yapılanları görerek, vaazları dinleyerek dini eğitimimi artırmak için Ramazan ayı süresince sağlığım el verdikçe namazlarımı dünden itibaren camide kılmayı tercih ediyorum. Dün akşam ezanı okunur okunmazda bir bardak suyla orucumu açarak, bize yakın olan, minaresi evimin camından görünen mahallemin camisine koştum. Ben mi geç kalmıştım, cemaat mi hemen dağılmıştı? Ezan okunması ardından bir su içimlik vakit kaybım olmuştu. Sonrası üç adımlık yoldu. Yorulmadan ulaştığım.
Caminin neredeyse her daim kapıları açık, isteyen istediği zaman girebiliyor. Abdestliydim, ayakkabılarımı fırlatırcasına çıkarıp heyecan dalgasına kapılmış olarak camiye daldım. Fakat o da ne, içerisi bomboş. Benden başka hiçbir gelen giden yok. Bu kutsal mekânın böylesi de güzeldi elbette. Kendim, boş olan ama loşluğu bile hoş olan camide tek başıma bildiğim kadarıyla akşam namazımı eda ettim.
 
Ancak ne yalan söyleyeyim, biraz endişelendim. Hâşâ Yüce Allah’ın huzurunda hiçbir korkuya kapılmadım. Adeta huzurun kendisi oldum. Endişem kapılar böyle açıkken ve insanların yemekle meşgul olduğu şu saatte bir hırsızlık yapılmış olsa ne olur, türündendi. Güzelim halılar yerlerde serili, daha neler neler var. Çini işlemeler, rahleler, tesbihler, seccadeler. Ve: “Ben gelmeden önce ya buraya biri girip hırsızlık yapmışsa, ben çıkarken görünürsem. Ya da biri hırsızlık amacıyla girmişse de, beni görünce yapamayıp bir köşeye gizlenmişse, aniden karşıma çıkıverirse korkarsam.” kuşkuları yaşadım. İnsandan yana korku ve endişe duydum yani.
 
Günümüzde maalesef her şey olabiliyor ve kafasında daim kötülük düşünen insan Ramazan ayının ne olduğunu, nasıl geçirilmesi gerektiğini hiç aklına getiremiyor.
Şerre teslim olan, hayırdan medet ummaz...
Zamane yaşamda ahlak suskun; öfkenin de aklı yok ki, Ramazan'da ehlileşsin...
 
Namazım bitince alelacele çıktım camiden, bir koşu evime geldim, korkumu bastırmak içinde yine suya sarıldım. Yatsı ve teravih namazları sırasında durum tam tersiydi. Cami iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Kadınlarla, 5-10 yaşlarındaki çocukların da camiye gelmiş olmaları sevindiriciydi. Çocuklardan erkek olanları başlarında beyaz dantelden örülmüş namaz takkeleri, daha çok babalarının yanında oturmalarıyla dikkat çekiciydiler. Kız çocuklarıysa uzun entarileri ve başlarında bembeyaz, kenarları oyalı namaz örtüleriyle caminin içinde gezinen periler gibiydiler. Bir o yana, bir bu yana koşturuyorlardı. Kız çocuklarından bazısı erkekler bölümünü merak ederek, alt kata doğru ahşap korkuluklardan sarkıyordu. Arkasından annesi, camide olduğunu unutup “Kız gel buraya aşşa düşcen şindi beynin yarılcek!” diye bağırıp tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Öteki cemaati teşkil eden kadınlarda güya bu hanımı susturacağız düşüncesiyle, düşüncesizlik edip daha yüksek sesle, “Aa, ayıp oluyo amma. Burası cami ayol, kocan evi değil, hocanın evi.” diyerek sözde kadına edep dersi veriyordu. Müslüman kardeşini yanlışa karşı uyarmanın tatlı dille ve sakince yapılması gerektiğini bile bilmiyordu.
 
Cenâb-ı Hak Hazret-i Mûsâ’ya, Firavuna teblîğde bulunmasını bunu da yumuşak bir lisân kullanarak yapmasını istemişti. Yüce Allah güzel olanı seviyor, bizim de birbirimize güzel davranmamızı istiyor. 
Biz özümüzü özetini bile öğrenemeden Rabbimin bizdeki tecellisini bilmeden yaşayıp gidiyoruz.Daha söze gerek yok, bir kıssadan hisse almaya çalışalım.
 
Halife Harun Reşid bir Ramazan günü gizli bir velî olan kardeşi Behlül Dânâ'ya tembih etmiş:
 
- Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.
 
Akşam olur, namaz kılınır, namazdan sonra Behlül 5-6 kişilik bir grupla çıkagelir. Harun Reşid şaşırır:
 
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin...
 
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namazı kılmaya gelenler yalnız bunlarmış. Ben de onları alıp geldim...
 
Ayfer AYTAÇ