Ankara Otogarında

Ankara Otogarında
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 14 Temmuz 2019 11:17
altSenelerce evveldi. Annemin küçük erkek kardeşi dayım yeni evlenmişti.Eşini Merzifon'daki ağabeyine (Büyük dayımn yanına) ziyarete götürmek istedi. Bu gezi için dayım beni de yanlarına almayı teklif etti. "Sen yollardaki molalarda ben otobüsten indiğim vakitler yengenin yanında yoldaş olursun," dedi.
Çocuk yaştaydım o vakitler, annem dayımın ısrarıyla izin verince ilk şehirler arası yolculuğum başlamış oldu. Merzifon'daki dayımın yanına gitmemiz için önce Ankara'ya ulaşmamız gerekiyordu. 
Gündüzden bindiğimiz gece vaktide sürdürdüğümüz  yolculuğumuzda bindiğimiz otobüs kağnı gibi ilerliyordu. Tabi o vakit bu durum bizce süratli olarak değerlendiriliyordu. Şimdiki deyişle dört teker üzerinde seyahat teknolojik imkan olarak biliniyordu. 
Anadolu bölgesinde her şehirde bulunması mümkün olmayan, bir kaç otobüse sahip illerin varlıklı sayıldığı 1970 öncesi zamanlardı. Külüstür sayılabilecek bir otobüse binmiştik, üzerinde Ankara yolcu otobüsü yazılıydı. 
Kendimi diğer kardeşlerimden ayrıcalıklı hissetmiştim. Lakin otobüs yola koyulunca evde kalan kardeşlerimin üstene çıktığını sandığım havam aniden sönmüştü. Çünkü asfalt bildiğimiz yollarda otobüs ara sıra çukurlara giriyor zıplayıp duruyordu. Her zıplayışta kafamız tavanına vuruyordu. 
Yol boyunca otobüsün içinde sigara içilmişti. Öksürenler, siyah torba içine istifra ederek içini dışına çıkaranlar, horlayanlar, osuranlar beni çok ürkütmüştü. Arada bir otobüsümüz yollarda duruyordu, bu şekil yolcular temiz havadan yararlandırılıyordu.
Yollar oldukça dardı. Yolun iki tarafında alabildiğince geniş tarlalar ve etrafta otlayan inekler vardı. Yanımızdan tek tük kamyonlar korkutucu sesle korna çalarak geçmekteydi. 
Gece boyunca süren yolculuğumuzu heyecandan uykusuz geçirmiştim. Nihayet Ankara'ya geldiğimizi şoförümüzün anonsuyla öğrenmiştim. "Sayın yolcularımız selametle Ankara'ya gelmiş bulunmaktayız. Otobüsümüz 13 nolu perona girmek üzere, değerli eşyalarınızı yanınıza almayı unutmayınız."
Ortalık birden bire hareketleniyor, yolcular iniş hazırlığına girişiyordu.Ben şaşkın şaşkın çevreme bakınıyordum. Sabahın ilk ışıklarıyla kalabalık, kargaşalı bir alana indirildik. Etrafımız insan kaynıyordu. Bu insanların bir kısmı, otogarda bulunan derme çatma büfelere, çoğunlukla çorba servisi yapılan sıradan tek katlı lokantalara doluşuyorlardı. Dayım dedi ki: "Bu lokantalar hem pis, hem kazıkçılar. Gelin ben size Ulus'ta bir işkembe çorbası içireyim."
Biz başka bir otobüsle Merzifon'a gidecektik, yeni otobüsümüz için biletlerimizi almıştık. Kalkış saatimizin 1.5 saat sonrası olduğunu öğrenmiştik. Otobüsümüzün peron numarasını ezberimize almıştık. "Bu süreç 2 saati bulur, 20 dakika evvelinden garaja geliriz" diyordu dayım. 
Çorba içme vesilesiyle gittik Ulus'a. Ulus meydanı ve Atatürk anıtı Ankara'da ilk gördüğüm yerlerdi. Yıllarca Ankara denilince, Ankara ile ilgili bir konu geçince benim öne atılıp Ulus'u Ankara olarak ballandırarak anlatışımdı.
Sonraki yıllar Ankara'nın Ulus'tan ibaret olmadığını anladım. 1980'li yıllarda Ankara'ya geldiğimizde yine Ulus'ta tren garına yakın yerdeydi otogar. Kızılay'a, yahut Hacettepe'ye ulaşmak için otobüsten iner trene biner, şehrin bir ucundan öteki ucuna öyle erişirdik. 
Anadolu illerinde uzman doktorlar bulunmazdı yakın geçmişe kadar. Devlet  hastanesine bir sağlık sorunuyla gitseniz muayene eden doktor teşhis koymakta zorlanırsa, hemen baş hekime durumu iletir, başhekim, diğer branşlardaki doktorlardan oluşan heyeti toplar. Durum hakkında müzakere edilir, karar verilir, hasta Ankara'ya sevk edilirdi. Benimde büyük oğlumu bir rahatsızlığında küçüklüğünde çocuk doktorunun önermesiyle Ankara Hacettepe Çocuk Hastanesi'ne getirmelerim olmuştu. İşte bu süreçlerde Ankara'ya sık gelmelerimde Ankara'yı pek çok yönüyle tanıdım. Her semtini ezberime bilirim. Bir dönemde Cebeci şehitliği yakınında konakladım.
Dedemin şehridir Ankara. Annemin babası, has Ankaralıydı. Zaman içinde dedem Merzifon'dan bir kızla (anneannemle) evlenmiş ve eşiyle birlikte gitmiş Çorumun Alaca ilçesine yerleşmiş. Ankara'da annemin halaları var, önemli mevkilerde kuzenleri, yiyenleri var. Bir ucumuz Ankara'ya dayanıyor olsa da, çoğumuz oldum olası çekiniriz Ankara'dan, bürokrasinin baş bölgesi olmasından...
Günümüzde şimdiki Ankara Otogarını (AŞTİ) yi bilmeyen yoktur, varsa da bilmeyen yerini İnternetten öğrenir. Karadeniz yolculuğumuz öncesi Aşti'ye konuk olduk. İkinci kattaki peronlarda otobüsümüzün kalkış saatini beklerken gözümüzde maziyi canlandırdık. Bu sürede çay içmek istedik. Katran karası renkte, beklemekten acılaşmış çaylarımızı yudumlarken hüzün ve mutluluğu kaynaştırdık.
(80'li yılların başında ben Ankara'da bilmediğim yerleri cadde ortalarında görev yapan trafik polislerine sorarak öğrenirdim. Devletin adamı diyerek onlara güven duyardım.Taksicilere, bakkala çakkala adres sormaktan imtina ederdim. Ya yanlış yolu tarif ederlerse, korkum vardı. 
Bu korku nedeniyle Ankara'da taksilere hiç binmezdim. Otobüsle ulaşımın olmadığı  noktalara bile yaya olarak giderdim. Hacettepe Hastanesinin ve Çankaya semtinin dili olsa da söyleseler. Hacettepe önünden başlardım yolu adımlamaya Çankaya semtinde elçiliklerin bulunduğu mekanda, Fatma Aliye Sokakta alırdım soluğu... 
O kadar yolu yaya aşardım. Arada bir Kızılay'da üst geçitlere çıkar dinlenme adına mola verirdim. Arşınladığım yolları demir korumalıklar ardından seyrederdim. Nedense  belediye otobüsüne hiç binmezdim. Yüce Allah bu şekil "yürü ya kulum" demiş olmalı bana, koşar adım koca cadde boyunca yürüdükçe yürüdüm.
 "Ankara kalabalık şehir, orada 72 millet vardır" derlerdi küçükken bize; bu zihnimde yer etmiş, kendi şehrim dışındaki yerlerde kimselere güvenmezdim. Ama emin olun o gün bugün belki bini aşkın sayıda Ankara'ya gittim. Çok şükür hiç bir kimseden en ufak bir zarar görmedim.
Ankara'nın insanı yıllar içinde tanıdıklarımdan biliyorum gayet nazik ve insani değerlerini yitirmemiş kimseler. Sanırım vaktin birinde bizim oralardan biri Ankara'ya bir gelişinde kimden ne zarar gördüyse, dönüşünde bire bin katıp anlatmış, insanları dediklerine inandırmış olmalıydı. 
Bazıları da derdi ki bizim oralarda: "Ankara memur kenti, memur insanı tavşan boku gibidir, ne kokar ne bulaşır. O yüzden Ankara'da yaşayanlardan uzak durun." Bu lafların birer fitneden ibaret olduğunu yıllar içinde öğrendim. Ankara'yı 2.nci şehrim belledim.
Ankara'yı severim. Ne zaman yanına uğrasam çocukluğumda ve gençliğimde gelişlerimi mutlak yad ederim.
 
(Devam edecek)
 
Ayfer AYTAÇ