Fileci Teyze

Fileci Teyze
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 02 Ekim 2019 09:10
İLK DEVASA OTELİMİZ VE ÖNEMSEMEDİKLERİMİZ
 
altDokuz yaşında bir kız çocuğuydum. Cumhuriyet İlkokulun 3-A sınıfının ilk yarı yılında okuyordum. Sınıfımın en çalışkanıydım. Bu çalışkanlığımı okulumuzun karşısında bulunan Halil Hamid Kütüphanesine teneffüs aralarında gitmeme borçluydum.
Kütüphane kaçamaklarımda kütüphanenin hemen yanındaki geniş bahçe içerisinde bulunan tek katlı ahşap ev çok dikkatimi çekerdi. Bu eski evde, orta yaşlı üstü başı tertemiz bir teyze yaşıyordu. Her sabah onu bahçesinde, evinin hemen önünde yüzü güneşe dönük vaziyette, kucağında ağ ipleri yığınları el çabukluğuyla file örüyorken görürdüm. Kütüphaneye girmezden önce bir süre bakardım, "çile halindeki ağ iplerini nasıl yumak haline getiriyor, sonra onları ne ara fileye dönüştürüveriyor" diye. Elindeki sanatını öğrenmeyi çok arzuluyordum.
Bir sonbahar sabahı okulun ilk teneffüs aralığında yine kütüphaneye gittim. Hem giderken hem de dönerken dikkatlice baktım. O yaşlı teyze kapısının önünde oturmuyordu. Bahçesi sessizliğe gömülmüştü. "Hasta mı oldu," diye telaşlanmıştım. Kapısını tıklatmayı düşündüm. Baktım evinin perdeleri yoktu. Eski evin içi bomboştu. Günlerce meraklanmıştım "Ne oldu," diye.
Bir kaç gün sonra dozerler geldi yaşlı teyzenin evinin bulunduğu yere, gürültüleriyle adeta yeri göğü inlettiler. Öğretmenimiz "Dikkatinizi dersten ayırmayın, dışarıda sizi ilgilendiren bir durum yok". dedi gür sesiyle... 
Meğer o dozerler çıkardıkları gürültüyle yaşlı teyzenin evini yıkmaktalarmış.Evin yıkıldığını görmedim. O saatlerde dersteydim. Okuldan eve gidişim arka taraftan olduğundan kütüphane tarafına bir kaç gün hiç geçmedim. Dolayısıyla kütüphaneye de gitmedim. Sanırım yaşlı teyzeyi bir daha göremeyecek olmam, beni çok hüzünlendirmişti.
Sonraki günlerde öğretmenimiz, Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay'ın ilimize geleceğini ve bizim kendisini karşılamaya gideceğimizi söyledi. Bu sebeple hem kendimizin, hem siyah okul önlüklerimizin tertemiz ve ütülü olmasını, beyaz yakalarımızın kolalanmış olmasını istedi. Heyacanla durumu annemize yansıttık. Ve annelerimiz bizi tam öğretmenimizin istediği gibi tertemiz olarak okula gönderdi...
Sonra arkadaşlarla üçer kişilk sıra olduk. Ellerimize kağıttan yapılmış, küçük Türk bayrakları verildi. Hep birlikte uygun adım okulun kütüphaneye bakan kısmından çıktık. O an içim bir tuhaflaştı, gözlerim yaşardı. Çünkü bizler tüm okul olarak o yaşlı teyzenin evinin bulunduğu alana gelmiştik. Ev yıkılmaktan öte kazılmış yerine büyük bir çukur açılmıştı. Ne olduğuna anlam veremiyordum. 
Öğretmenimizde gözümüzün içine bakarak gülümsememizi işaret ediyordu. Gözyaşlarım kanalında dondu, ağlayamadım. 
Bir süre sonra etrafımız kalabalıklaştı. Koca koca insanlar çevremizi sarmıştı. 20 dakika kadar sonra alana 5. Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay geldi. Etrafımızı sarmış büyüklerimizden büyük bir alkış tufanı koptu. Biz öğrenciler toplu halde, hep bir ağızdan "Cumhurbaşkanımız sizi çok seviyoruz!" diye bağırdık. Bu cümleyi orta yaşlı hanım öğretmenimiz günler öncesinden defalarca tekrarlatarak beynimize belletmişti.
Birinin megafonla yaptığı uyarı neticesinde alana sessizlik hakim oldu. O anlarda, o çukur alana Cumhurbaşkanı kürekle çimento harcı attı. Yine büyük bir alkış ve ardından şehrimizin yönetilerince konuşmalar yapıldı. Biz bu tören süresince elimizdeki ince çubuğa tutkalla yapıştırılmış Türk bayraklarını sallayıp durduk. 
Sonra tören sona erdi, sınıfımıza döndük. Çocuk aklımla yaşlı teyzenin o çukura atıldığı hissi uyanmıştı içimde ve tüm yöneticilere çok kızmıştım. Tören sırasında içime akıttığım gözyaşlarımı evde bolca dışa boşaltmıştım..  Bu hallerimi gören babam durumumla ilgilendi. Sıkıntımı açıklama yaparak giderdi. "Kızım o alana büyük bir şehir oteli yapılacak. Senin yaşlı teyze dediğinde razı edilip orayı belediyeye satmış, arsa parası karşılığı belediye kendisini huzurevine yerleştirmiş. Artık orada yalnız kalmayacak ve kendisine iyi bakılacakmış" dedi. 
Babamın söylediklerinden ikna oldum. "Teyze bundan sonra yalnız kalmayacak ve çok parasıyla rahat edecek" diyerek sevindim bile. Kaldığı yerde de file örer miydi acaba? Kim, nasıl razı etmişti onu? Tatlı dile mi kanmıştı, yoksa giderek yaşlanışına ve yalnızlık korkusuna mı kanmıştı? Günlerce düşündüm. Fakat çok aklımla bu sorulara bir cevap bulamadım. Belki de bir daha hiç file örmeyecekti. Zaten sonrasında ben bir daha kimseyi file örerken görmedim.
Bizim sınıf okuldan mezun olmadan koca bina tamamlandı. İnşaat süresince ben kütüphaneye gidememiştim. Alanın etrafı tahta perde geriliydi. Bu yüzden değilde, annemin bana sıkı sıkıya tembihlediği bir sözden dolayı o tarafa bir daha hiç geçememiştim. Annem demişti ki: "Sakın şaşkınlık edip inşaat alanına geçme, orada başka yerlerden gelme çok işçi çalışıyor. Seni kaçırırlar da bir daha izini bulamayız, Allah korusun." 
Bu söz içimi ürpertmişti. Annem bir ikazda bulunacağı zaman hep korkutucu cümlelerle konuşurdu. Beynime yerleşen annemin kaygılı konuşması işe yaramıştı. Bir daha kitap okuma aşkına da olsa okulun kütüphaneye bakan cephesine hiç dolanmadım.
Bir yıl içinde çok katlı bina kendini gösterdi. Tam yedi katlıydı. Dış cephesi mavi mozaik kaplıydı. Dört bir yanında büyük, geniş kapıları vardı. Yapı tarzıyla şehrimdeki bir ilkti, iki katlı ahşap evler arasında eniyle boyuyla, beton birikimiyle dev gibi duruyordu. Kocaman pencereleri vardı. Bu pencerelere camlar takıldıktan sonra, güneşin yansımasıyla camlar ayna gibi görünüyordu. Yedi katlı geniş binanın alt katına iki sıra dükkanlar yapılmıştı. Zemini mermer döşeli bu alt kat koridorun hem bizim okula bakan kapısı bulunuyordu. Hem de Kaymakkapı dediğimiz meydana bakan ana kapısı vardı. Bu yöndeki kapının yanında otele giriş kapısı da bulunuyordu. Dönmeli kapıdan geçmek için can atardım. Lakin annemin uyarıcı sesi, nefsimi frenlerdi. Arzuma ulaşamazdım. Arkadaşlarımın kapı aralarından geçerek gülmelerine imrenerek bakardım. Bir süre sonra onlarda geçemediler, zira otelin açılış vakti gelmişti ve yasak kondu.
Biz öğrencilerde otelin alt katında bulunan dükkanlar arasında koşuştururduk. İki katlı mermer salonlu, iki taraflı bu büyük iş merkezinde ilk defa konfeksiyon kıyafetler satılmaya başlamıştı. Vitrininde hanım çizmelerin dikkat çektiği, çoklukla topuklu ayakkabıların bulunduğu dükkanlar şehrimin hanımlarının ilgi odağı olmasını başarmıştı.
Koca bina hem şehrimin çehresini değiştirmişti. Hem de şehrimde yaşayan hanımların giyim kuşam tarzlarını... İsmi Otel Isparta diye anılmaya başlanan bu bina, şehrime yabancıların gelip konaklamasını, lüks ortamda rahat zaman geçirmelerini sağlamıştı belki, ama pek çok evde aile geçimsizliklerine sebebiyet vermişti. Çünkü kadın kız otelin alt katında bulunan dükkanlarda gördükleri her şeyi ister olmuştu. Uzanamadıkları ciğer mındar olmuyordu. Dediklerini yaptırmak için eşleriyle kavga eden hanımların ve boşanmak için mahkemeye gidenlerin sayılarında artış görülmeye başlanmıştı. 
Bu hal otelede yaramadı. Zaman içinde satıldı. Yeni gelenler önce ismini yenilediler. Modern bir ad taktılar. Sonra alttaki geçiş güzargahını ve dükkanları kapattılar. Yerine otele otopark ve büyük bir lobi yaptılar. Sonrasında çevresinde cafeler açıldı. Şehir insanı her zaman bu otelin etrafında yeni şartlarına da uyarak saçıldıkça saçıldı. 
Otelin getirisi kazanç olarak ne olmuştu bilmiyorum. Fakat maneviyatımıza darbesi ağır olmuştu. Fileci teyzemizle birlikte el sanatlarımız halıcılığımız da dahil, pek çok samimiyet, saflık şehrimizden uzaklaşmıştı. Ama bu değerler huzur evine gidip yerleşmemişti. Kimseler tarafından önemsenmeyince, bir daha dönmemek adına şehrimizden kalkıp gitmişti. Yıllar geçtikçe geri dönüşleri mümkün olmadı.
Nasıl ki filelerin yerini naylon poşetler almıştı. Etrafımızdaki samimi dostlukların yerinide, çok yüzlülükler, hatta yüzsüzler doldurmuştu. Velhasıl fileci teyze kendiyle birlikte değerlerimizi de şehrimizden bilinmezliğe savurmuştu...
 
Ayfer AYTAÇ