Atilla Ağabey

Atilla Ağabey
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 20 Aralık 2020 10:06
PARLATALIM ABİ! HER GÜN BU SÖZÜ SÖYLEYEN O, ZENGİN BİR AİLENİN FAKİR ÇOCUĞU.
altKendisi “Tanrı’nın kırbacı” namıyla ün salmış, Avrupa Hun Devleti’nin Hakanı Atilla’nın adını taşır. Ne var ki adını taşıdığı büyük hakana benzer yönü hiç bulunmaz. Ne bakışlarıyla, ne de cesaretiyle birini titretebilir. 70 yaşına gelmesine rağmen yeni doğmuş bebek kadar saftır Atilla ağabey... Onu kandırıp elinde olanı almak kolaydır. Ancak, bu saflığı üzerinde manevi kalkan olduğundan, kimse onu kandırmaya yeltenemez. Biraz da gül şehrinde yaşıyor olması buna etkendir.
 
Onun kuşağındakilere göre yaşadığı bu şehir, büyük şehirler gibi henüz suç oranlarının çokluğuyla kirlenmemiştir. Alın terinin karşılığını alıyor olması böyle düşünmesine sebeptir. Ondan sonra yaşayacak neslin akıbetine kafa yoracak kadar bilgi birikimine sahip olmayan beyin yapısı, salt evine ekmek götürmeye odaklanmıştır.
 
Merkez Ziraat bankasının hemen arkasında bulunan küçük yeşil alana kurar boyacı sandığını; yeri hiç değişmez. Her geçen mutlaka görür onu, şehirde tanımayanı yoktur. Çünkü hep göz önünde, herkesin gelip geçtiği işlek alandadır. İnsan cümbüşlü bu alana, sabahın erken saatlerinde bir kuşlar gelir, bir de Atilla ağabey. Bu yüzden de kışın ayazdan, yazın serinlikten bir kuşlar üşür, bir de Atilla ağabey... Kuşlara bazen yanında getirdiği azığından ekmek ufalar. Tünedikleri ağaç dallarından uçup gelir kuşlar yanına, ta dibine kadar sokulurlar Atilla ağabeyin. 
 
Kuşlar, gagalarıyla didikledikleri ekmek kırıntılarını küçücük kursaklarına indirirlerken, ağzındaki üç beş dişi göstererek gülümser Atilla ağabey. Kuşlar, bu gülümsemeye gül nağmeleri dökmek ister gibi cik cikler. Bu nağmelerle ısınır Atilla ağabey. Yüreğinin en derin yerinden bir sıcaklık yayılar tüm bedenine; bu sıcaklık tebessüm olur, gün boyu yüzüne yayılır ve tüm insanlara yansır.
Sevgidir bu sıcaklığın adı. Atilla ağabeyi ısıtan sevgi, kuşları da ısıtır.
 
Üşümek nedir, bilir misiniz? Hiç kuru ayazda kaldığınız oldu mu? Mutlaka mı?
 
Ama benim bahsettiğim kimsesizlikten üşüme, çaresizlikten üşüme, gariplikten üşüme. Ancak bu tür üşümeye maruz kalanlar anlarlar Atilla ağabeyi. İşte o böyle bir soğukla boğuşurken, onu ısıtan yüreğindeki sevgidir.
 
Yüreğinde sevgi taşıyanlar, her türlü hayat şartlarında hiç üşümezler, ya da üşüdüklerini hissetmezler bilir misiniz? 
 
Yürek sevgiye odaklıysa, olumsuzluklara kilitli kalır. Böylesine esrarlı mabettir yürek. Sevgi aşktır ve aşk da hayata dairdir.
 
Hayata gelmişse insanoğlu, yaşamı getirisiyle sevmelidir. Atilla ağabey bunu yapabilen nadir insandır.
Belki kimseler bilmez onun yüreğindeki dolu sevgiyi. Belki çoğu insan, onun da bir yüreği olduğunu düşünemez. Gelir ayakkabılarını boyatırlar. Bu boyanma işi süresinde de karşısında dikilenler, onunla saflığına yönelik küçümser tavırla, alaylı konuşurlar.
 
Gün boyu önünden gelip geçen insanlardan biri bile selam vermez ona, hatta bazısı yanından geçerken sürtünür telaşına kapılırlar. Onun üzerindeki boyaya bürünmüş eski urbaları, kendi üzerlerine değecek sanırlar. Yoksuldan yoksun olmak adına hızla onun yanından uzaklaşırken bu tür insanlar; burun kıvırmayı, horlayıcı kelimeleri kükremeyi ihmal etmezler.
 
Bilmezler ki, Atilla ağabey altın kalpli, mücevher gibi pırıl pırıl bir insandır. 
Bir şey daha bilmezler onu küçük gören insanlar, Atilla ağabey dünyaya geldiğinde altın beşikte, kuş tüyü yatak ve ipek kundaklar içinde yatırılmış bir bebekti. 
 
Kuş sütü eksik sofralarda yemek yiyerek, konaklarda dadılarla büyütülmüş bir çocuktu.
Sırtındaki sırmalı kaftanını gençlik yıllarında unuttuğundan, diğer insanlarda onun şaşalı günlerini unutuvermişlerdir. Şimdiki alaysı bakışlar, bu düşmüşlüğünedir.
 
Sonradan görme insanlar, Atilla ağabeyin sonradan düşmüşlüğüyle kafa bulurlar. Bu sarhoşluk onları nasıl düşündürüyorsa, kendilerinin de bir gün düşebileceklerini akıllarına bile getirmiyorlar.
Bu tür insanların, Atilla ağabeye takındıkları tavırla duydukları kısa ve sahte mutluluğu, Atilla ağabey bir zamanlar gerçek mutluluk olarak çok uzun süre yaşamıştı.
 
1950 yılı, Atilla ağabeyin doğum yılıdır. Dünyaya geldiği konak, şehrimizin en görkemli yapısıdır. (Bugün o konağın yerinde, bey kahvesinin önünde bulunan cadde var.) 
Artık tarihe gömülmüş olan, saray özentisiyle inşa edilmiş bu konak, gerçekten saraylı bir dedenin imkânlarıyla hayata geçirilmiş ve içersi ipek ve kadife örtülerle, altın varaklı eşyalarla donatılmış. Bu eşyaların bakımını yapan çok sayıda hizmetli çalışırmış. 
Konakta o kadar çok altın varmış ki, neredeyse her şey altındanmış. Ama bundan öte, bu konakta büyüyen çocuklar altınları bilye gibi oynarlarmış.
 
Atilla ağabey dünyaya geldiğinde, konağın sahipleri şehrin eşrafından bir aile olduklarından, oğullarının doğumunu duyan duymayana söylesin gibisine, Mahalle aralarına sofra kurdurup kırk gün kırk gece yemek vermişler, fakiri fukarayı, etli ekmeklerle beslemişler. 
 
Atilla ağabeyin babaannesinin babası Ali Efendi, arsa alanını da bizzat malından hibe ederek, ilimize ilk Ziraat Bankasını getiren, bankanın kurucularından, tuğgeneral rütbesine sahip değerli bir paşadır. 
Ali Paşa, günün birinde torununun bu bankanın gölgesinde ayakkabı boyacılığı yapacağını nereden bilsin? O zat ki, şehrin fakirini kollayan, yetimini sahiplenen, öksüzüne kol kanat geren, sağ elinin verdiğinden sol elini haberdar etmeyen gönlü yüce bir zengindir. 
 
Bu değerli şahsiyet yaşadığı yörenin daha refah bir düzeye ulaşmasını arzuladığından, parasını yurt sevdasından esirgememiş. Kazancının çoğunu şehrinin kalkınmasına yönelik seferber etmiştir. Şehir kalkınırsa, kendi torunu kadar başkalarının çocuklarının da iyi yaşama kavuşacaklarını düşünmüştür. 
 
Fakat bugünden yarını düşünmüş olmak, gelecek garantisi sağlamıyor. Her insan tedbir alır, gelecek planı yapabilir elbet. Lakin illaki Allah'ın dediği olur. Allah ne dilerse o karşına gelir. Nitekim Atilla ağabeyin hayatı da yaş aldıkça değişime uğramaktadır. Çocukluğunda babaannesini ve büyükbabasını hayatta kaybedince; geride kalan babası, amcası ve büyük halalarının miras paylaşımı sırasındaki tutarsızlıkları yüzünden, öncesi bin yıl kadar süren variyetli aile devleti çökmeye başlar. 
 
Bu zenginlik devletinin hükümdarları olan dedelerin, öte âleme giderken arkalarında bıraktıkları ne kadar servet varsa, hepsi çok yıllar geçmeden erimiş olur. Adeta bu zenginlik ülkesi, hükümdarlarının ölümü sonrası, şehvet cadısının istilasına uğruyor. Bu cadının egemenliğindeki servet, su olup akıp gidiyor, kısa bir sürede bilinmeze karışıyor.
 
Atilla ağabey, bu akıntıda boğulanlardan biri; çünkü bu zengin aileden niceleri kendini kurtarabilen, hayata sıfırdan başlayıp yeniden varlığa kavuşan olmuşlardır. Fakat ne hikmetse, bu kurtulanlar Atilla ağabeye el uzatan olmamışlardır. “Gemisini fırtınadan kurtaran iyi kaptandır” misali, her bir aile ferdi yepyeni limanlara yelken açarlarken, geride kalanların akıbetlerini umursamamışlardır.
 
Atilla ağabey de varlık enkazından kalan küller içinden Anka kuşu gibi yeniden var olmak adına hayatı boyunca didinmiş, tüm çabasıyla yapabildiğiyse, ayakkabı dikmeyi öğrenmek olmuştur.
Yıllarca el yanında çırak olarak öğrendiklerini, usta olarak sergiler. Emeklerinin ve göz nurunun karşılığı, sigortası bile olmayan işçi parasıdır. Atilla ağabey biraz da bu yüzden, sanatını bir kenara bırakır, ayakkabı boyacılığına başlar.
 
Yaşamaya yenik düşmemek adına, bir devamlı gelir edinmektir muradı. Lakin bu boyacılık üzerine öyle bir yapışır ki, kimse onun ne geçmişteki zenginliğini, ne de iyi bir ayakkabı dikim ustası olduğunu bilmez olur.
 
Şu pabuçları güzelce bir boya” derler. Onun üzerindeki yoşuk urbalara bakarak ve hayatın acımasızlığını yansıtan berrak mavi gözlerine kısık bakışlar atarak.
 
Atilla ağabey yorgun bedeninin bu bakışlarla daha ağırlaştığını hissetmeden, masmavi, capcanlı gözlerine bir de gülümseme ekler. Karşısındakinin yaşı kaç olursa olsun, “boyayalım ağbi” der. Sesinin tonu hep tizdir. Ve o hep masum görüntü içindedir. Dünyaya direnmek dışında, her şeye boş vermiştir Atilla ağabey. önüne gelenin ayakkabılarını boyar da boyar... Ömrü yettiğince, gücü tükenene kadar da boyayacaktır. Çünkü o eline geçenle kimseye muhtaç olmadan yaşamayı amaçlamıştır...
 
ELİNDE SANDIK, BELİNDE FIRÇA BOYACILIK YAPAR ATİLLA AĞABEY.
GÖZLERİ MAVİ, SAÇLARI APAK,, SESSİZ BİR ADAMDIR ATİLLA AĞABAY.
CİLASI PARLAK, ELLERİ KIVRAK, HAYATI CAVLAK ATİLLA AĞABEY...
 
Ayfer AYTAÇ