Cephe Erleri ile Saray Çocukları Mukayesesi 2

Cephe Erleri ile Saray Çocukları Mukayesesi 2
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Nisan 2012 20:51

   Batı ile Doğu’dan kasdedilen cihet değil, kavram olarak temsil ettiği fikir ve benimsediği hayat görüşü açısından âid olunan iki farklı kutubu işâret etmeleridir.

   Bu mânâda Batı küffârı, Doğu (bölge olarak Ortadoğu) îmânı temsil eden iki farklı taraftır.

   Dünyâda Âdem aleyhi’s-selâm’dan kıyamete dek iki farklı millet, yani iki farklı taraf (kutup) olduğunu da burada belirtmek lâzım. Birisi İslâm (Tevhid’e îmân ve Hakk’a teslimiyet) Milleti, diğeri ise Küfür (inkâr) Milleti’dir. Buna göre Kâbil Batılı, Hâbil ise Doğuludur.

   Belirtilmesi icap eden bir diğer lâzıme de şudur; bizim Türkçede “millet” olarak algıladığımız şeyin aslı hakîkî tanımıyla “kavim”dir. Arab kavmi, Türk kavmi, Fars (Acem) kavmi, Slav kavmi, Kürd, Laz, Çin kavmi… gibi. Kısacası kavram olarak bizim “milliyetçilik” olarak dilimizden dökülen şey aslında “kavmiyetçilik”, başka bir deyişle “asabiyetçilik”tir.

   Meselâ İbrâhîm aleyhi’s-selâm bulunduğu ân ve şartlar muvacehesinde ferd olarak tek başına bir milleti (Îmân Milleti’ni) temsil etmekteydi: Millete İbrâhîme Hanîfâ (Âl-i İmrân, 95. Âyet-i Celîle)

   Dolayısıyla bugün fizikî şekillerde yön olarak doğuda bulunan Çin, Japonya, Tayland, Moğolistan, Avustralya ve buna benzer diğer ülkeler zihniyet olarak, kavram olarak, tanım ve terim mânâsı olarak Batılıdırlar. ABD’de yaşayan Müslüman bir Amerikalı ise akıl ve gönül yapısı olarak tamamen Doğuludur.

   Konuyla alâkalı kavramları îzâh ettikten sonra, “kavram” ne demek onu da açıklamakta fayda var. Zîrâ metod açıdan bunların söylenmesinde lüzum görüyorum. Kavram’a Arabî dilde ıstılâh denmektedir. Her kelimenin, bir lugat mânâsı, ikinci olarak terim/tanım mânâsı, bir de ıstılâh/kavram mânâsı var. Sırf çıplak, sözlük/lugat mânâsına bakıldığında bir kelime cümle içinde belki çok farklı bir anlama isâbet ve taalluk edebilir, insanı şaşırtabilir, bu kelimeye yabancı olan birisi için yanılgılı düşüncelere yol açabilir. Bir şeyin yabancısı olmak, onu henüz tanımadığımız dönemin öncesinde bizi ürkütebilir, korkutabilir.

   Misâlli Sözlük gibi misâl vererek konuları şerh ve îzâh etmek metod açıdan isâbetli, öğretici ve güzel; takip edilen yolun selâmeti için de efdâl.

   Tuğyan kelimesinin sırf sözlük anlamı, bir nehrin, derenin, akan bir suyun yatağından taşması hâdisesi. Kur’ân’da geçen tuğyan kelimesine atfedilen mânâ itibariyle bu kelime  “azgınlık, sapkınlık, nefsin aşırıya gitmesi” olarak betimlenerek kavramlaştırılmıştır.  Yani ortada çıplak anlamına bir teşbih/teşebbüh var.

   Bütün bu kısa bilgileri verdikten sonra saray çocuğu hüviyetindeki kralların kafa ve beyin yapıları ile Doğulu savaşçı hükümdârların akıl yapıları arasındaki dev farkları analiz ettiğim ilk yazımın devâmına yukarıdaki önemli medhâl (giriş) yazısından hareketle başlayabilirim.

   Saraya tıkılıp kalma işi, tutulan paralı askerleri ya da insanları cebren cepheye sürerek eldeki sarayı muhafaza etme işiyle başlıyor. Batılı krallar bizim anladığımız (bize bildirilen) şekliyle âhirete îmân etmedikleri için, ölümden sonraki hayatı bir “hayal bulutu” ya da “toz ve duman bulutu" ve hani şu filmlerde uydurulan güya “pamuklu bulutlar üzerinde, insan suretindeki kanatlı melekler arasında, yoğun ışık ve toz bulutu gibi bir yaşayış” olarak algıladıkları ya da hatta çoğunlukla karanlık bir uçurum ve mutlak ve muğlak bir son nokta olarak tasvir ettikleri için dünyâya olan rağbetleri son derece fazla. Bu yalan ve yanlış anlayış sebebiyle yapılan bu nitelemelerin müsebbibleri yatırımlarını hâliyle dünyâya yapıyorlar.

   Şeyh Yûnus Emre misâli yarı aç yarı tok, birkaç zeytin, biraz yufka ekmeği, biraz da su veya ayranla on yıllarca hizmetçilik/hizmet erliği yapmak bu açıdan onlara çok ters. Onların nefisleri azman, bir başka ve geniş ifadeyle benlik dâvâları oldukça fazla. Bu dâvâ devâmlı kendini öne sürmeyi, öne çıkarmayı, kendini göstermeyi, kendini cilâlamayı, pudralamayı, ilk olmayı, hattâ mümkünse tek olmayı, gündemden hiç düşmemeyi gerektiriyor. Acı çekmeyi, hasta olmayı kendi dâvâsına vurulmuş bir darbe olarak görüyor ve bundan nefret ediyor. Kölesinden kralına, Âdem  aleyhi’s-selâm’dan kıyamete dek bütün Batılılar fakirlik, hastalık, âfet gibi imtihanlardan son derece nefret ederler. Çünkü bu dünyâda bulunması için lâzım olan “fizikî bütünlüğü/ bedeni” ile ancak zevklere ve hazlara ulaşabilecektir. O yüzden kıymet verdiği ilk şey etiyle, üstteki ölü derisiyle, içindeki organları ve kemikleriyle, kalbiyle, aklıyla, beyniyle kendi bedenidir. Ne annesi, ne babası, ne altın ne saltanat… Öncelikli kıymet verilenler sıralamasında hiçbir şey bu kişinin kendi bedeninden öne geçemez. Altın ve makam mevki ancak bu bedenin keyiflerine hizmet eden birer vesiledir, ve bedene hizmet ettiği sürece kıymetlidir. Ölüye altın ne gerektir? Bu kişinin karısı bile kendi keyfini okşadığı ve güzelliğini muhafaza ettiği ölçüde kıymetlidir. Yoksa kendiliğinden/bizâtihî kıymetli değildir.

   Doğulu ve Savaşçı pâdişâhlar da altını, mâlî ve iktisâdî kudreti ancak Cenâb-ı Allah’ın dînine hizmet edebilecek bir vâsıta olduğu için edinirler, ki o mâlî kuvvet ordunun techizi (cihazlandırılması), halkın ve askerin huzur ve refah içinde kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürmesi için birer vesiledir. Hanlar hamamlar, medreseler külliyeler o para ile ikâme edilmiştir. Meselâ oruç tutmak için önce beslenmek gerekir ki güçsüz kuvvetsiz, cılız ve zayıf bir bedenle ibadet etmek güçtür. Zâten mü’mine bahadır olmak, dağ gibi güçlü kuvvetli olmak yaraşır. İsraf etmemek kaydıyla yiyip içmek lâzım gelir. Yani haddinden fazla yememek üzere yemek yenmelidir. Ki israf sadece ekmeği yemeği sokağa dökmek, suyu boşa akıtmak değil, midenin kapasitesinden fazla yemek, gereğinden fazla kıyafetlerle dolapları doldurmak, evleri bir sürü eşyayla donatmak, 50-100 TL’lik telefon yetecekken, 1000 TL’lik telefona göz dikip bütün parayı bu uğurda harcamak gibi çok geniş ve çeşitli bir sahaya şâmildir.

   Nefsin/benliğin keyfine tahsis edilen her şey bir israftır: Sigara, alkol, çeşit çeşit kıyafet, 30 binlik araba ayakları yerden kesecekken, krediler çekip, sıkıntılara düşüp, 50-100 binlik arabalar almak yine böyledir. Bir kişi zenginse bile lüks için bu parayı kullanamaz, zira emanete hıyanet etmiş olur, zenginlerin saçıp savurması da helâl değildir. Zenginim, istediğimi alırım, gibi bir anlayışa hakikatte yer yoktur.

   Doğulu savaşçı pâdişâhların pek çoğunun birer mürşid-i kâmile teslim-i nefs ettiği doğrudur. Bunların en meşhûru eski sıfatıyla Bursa Kadısı Mahmûd, yanıp piştikten ve kemâlle dolduktan sonraki ismiyle Aziz Mahmûd Hüdâyi Hazretleridir. Târihten bir sürü kadı geldi geçti, hiçbirinin esâmîsi bile okunmuyor, neden acaba? Bu kadıyı özel kılan nedir ki?

   Kadılıktan; yani dünyâdan, yani saltanattan, yani benlik dâvâsından vazgeçmiş olması ve kendini Cenâb-ı Allah’a adamasıdır onu özel kılan. Yoksa durup dururken bir kimse Aziz Mahmûd Hüdayi nasıl olsun? Durup dururken Fâtih nasıl olunamıyorsa işte öyle.

   Konstantinopolis yirmiden fazla kez muhasara altına alındı, ancak Sultân 2. Muhammed’e bu müyesser kılındı. Mübârek sahâbiler bile İstanbul’a sefere çıktılar 1400 sene evvel. İstanbul’da sahâbî kabirleri bulunmasının sebebi de budur. Bu mübâreklerden en meşhûru da Eyüp Sultân Hazretleri’dir. Bu ilk kuşatmadan 750 sene sonra Konstantinopolis bir Batı şehri iken artık bir Doğu diyârı olmuştur.

   Kânûnî 15 milyon kilometrekarenin hâkimi bir cihân pâdişâhı. Bugünkü Rusya 17 milyon kilometrekare. Ve de herkesin yaşamayı tercih edebileceği türden verimli topraklar da değil. Sıcak denizlere bağlantısı da yok. Yeraltı zenginliklerini işin içine katmadan söylüyorum bunu, sosyal açıdan söylüyorum. Kânûnî 70 küsur yaşındayken ağır hasta olmasına rağmen at sırtında Viyana üzerine ordusuyla yürümüş, bir önceki cephe olan Zigetvar kuşatması sırasında şehîd olmuştur. Yatakta ölmeyi kendine yedirememiş ve sahâbîler gibi can vermek istemiştir.

   Kendisi aynı zamanda âlim ve sâdık bir zâttır da. Tıpkı atası Fâtih gibi şehâdet mertebesine yükselerek bu murdar dünyâdan hayırlısıyla kurtulmuş, en yüksek makamlara ulaşmıştır.

   Kuru kuruya devlet idâre etmediler onlar. Değilse küçük bir beylikten 15 milyon kilometrekare nâşi oluvermezdi. Bugün Balkanlarda başta Boşnaklar, Makedonlar ve Arnavutlar olmak üzere pek çok Müslüman kavim varsa yine onların eseridir. Zâten fetihten maksad toprak almak değil, zulmü önleyip o diyârı İslâm’a açmaktır. O memlekete dîn ve vicdan hürriyeti getirmektir.

   Atalarımız, kuvvetli ordularımız, pâdişâhtan ere kadar hepsi en güzel ve temiz elbiselerini giyip, kokular sürerek ölmeye gittiler, çünkü şehîd olarak öldükten hemen sonra temizlenip paklanacaklarını ve ölür ölmez meleklerin “Selâm olsun size, sabrettiğiniz için selâm olsun, buyurun cennetlere” diye teşrifât yapacaklarını çok iyi biliyorlardı.

   Eğer hakîkî mânâda şehîdliğin (yani canını îmânına şâhid kılmanın) ne demek olduğunu bir bilebilseydik, şehîd olabilmek için sürekli fırsat kollar ve bir imkân çıkması için durmadan duâ ederdik. Anneler de “âh benim yavrum, âh benim kuzum” diye çocuklarını pohpohlayacakları ve şımartacakları yerde Cenâb-ı Allah’a yavrularının şehîd olması için sabah akşam duâ ederlerdi. Tez vakitte, şehîd olarak bu bataklıktan sağ sâlim kurtulabilmeleri için. Zîrâ dünyadaki en kârlı iş şehîd olarak ölmektir. Cifeden cennete en kestirme yol şehîd olarak ölmektir. Bunun başka îzâh tarzı yok. Şehîd olarak ölmek için herkes sabah akşam (bukratav ve asîlâ) duâ ile yalvarıp yakarmalıdır.

   Ne de olsa bu dünyâ hayatı en fazla yüz sene sürer, çoğu da gençliktekine benzemez, kısm-ı azamisi yorgunlukla, hastalıkla, maişet temini ve geçim kaygısıyla, hanım dırdırı ve şımarıklığıyla geçer gider.

   

   Temsilî olarak bir Farsça beyit:

    بروی سبزه و گل خواستم كه می نوشم

ز شیشه تا به قدح ریختم بهار گذشت

 

   Berû-yi sebz u gul hâstem ki mî nûşem

   Zi şîşe tâ be kadeh rîhtem behâr gozeşt

 

   Yeşilliğin ve güllerin arasında şarap içmek istedim

   Şişeden kadehe döker dökmez bahar geçti gitti

 

   Pâdişâhlarımız, askerlerimiz, pehlivanlarımız “Ebedî sevinçlerden mahrum kalacağımıza, buradaki on beş yirmi senelik sevinçlerimiz yarım kalsın daha iyi, daha yeğdir bizim için” dediler. Bedr’den Çanakkale’ye mantık bu idi. Çanakkale Muharebesine katılanların çoğu da İstanbul’daki üniversitelerin talebeleridir. O seneler İstanbul’daki üniversiteler hiç mezun verememiştir. Cihâd çağrısını duyan kalemi defteri bırakıp Boğaz Harbi’ne can vermeye ve nâmûs korumaya koşmuşlardır. Kalemi defteri bırakıp sokak aralarında kızlarla fenâ ve gayr-i ahlâkî işler irtikâp etmeye giden, esrar çekmeye koşan sefillerin suratına Çanakkale’de ölen kahramanların hakkıdır tükürmek, bizim değil. Âsım’ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek; işte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek…

   Çünkü İstanbul nâmûstur. Çanakkale’yi geçmekten maksad İstanbul’a tecâvüz etmekti. Her Müslüman için bir annedir İstanbul. Ki o yer Fâtih’ten değil, Cenâb-ı Peygamber-i Zîşân’dan miras kalmıştır.  

   Yahyâ Kemâl’in Aziz İstanbul nitelemesi nefsânîdir ama bizimki hakikidir. Yahyâ Kemâl mâdem çok vatanperverdi de, Âkif Çanakkale için Boğaz Harbi’ni kaleme alırken bu herif bu ciddi harp konusunda acaba neden tek kelime bile kalem oynatmadı hiç düşündünüz mü? Ve Yahyâ Kemâl gibi daha niceleri var hissiz ama duygulu geçinen, şâir geçinen bir sürü boş adam. Şâir geçinenlerle, gerçek, adam gibi mütefekkirleri ve memleket ve dîn sevdâlılarını artık ayırmalıyız. Târih seni benim kalemimden yargılıyor Yahyâ Kemâl…

 

   Kaldığım yerden devâm etmek ümidiyle.

   Yazının Baştarafı: http://www.ayferaytac.com/tum-makaleler/275

   Târık İleri

   

   Yeni yazılardan haberdâr olmak için abone olabilirsiniz:

   twitter.com/tarikileri

   https://www.facebook.com/ileritariq

   E-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir