Hüzün ve Arab Şâirlerinin Buğulu Gözleri

Hüzün ve Arab Şâirlerinin Buğulu Gözleri
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 05 Mayıs 2012 12:51

   Arap şâirleri en fazla hislendirip en çok hüzünlendiren şey çöllerdeki cidâr (duvar) kalıntılarıdır. Zîra Arab Yarımadası'nda eski çağlardan beri, tıpkı bizim Yörükler gibi göçebe bir hayat süren kabilelerin sayısı az değildir. Yerleşik bir kabilenin yamacına muvakkat (geçici, vakitle sınırlı, bir vakit), mukayyet (kayıtlı, eğreti, ancak bir kayda/şarta bağlı) göçebe çadırları kurulup da, o civârın delikanlısı göçebeden bir kıza vurulsa, su azalıp, otlak kuruyup orası göçebe kabile tarafından terk edilse, geriye âşık tarafından duvarları öpüp koklamak ve hâtıralar arasında kaybolmak kalıyor.

Arab şairleri, arab hüzün tarık ileri Târık İleri Ayfer Aytaç Ottoman Osmanlı antalya burdur denizli konya ankara istanbul manisa edirne persea persian seljuk عثمانی усмонӣ osmanisch オットマン イスタンブール 오토만 이스탄불 тахта Стамбул turki Arabi Arabian oriental orientalist bilecik karabük safranbolu bornova üsküdar tarık ileri Târık http://www.ayferaytac.com www.ayferaytac.com kahire kudüs roma turkic turkish miniature art photo border painting islamic nakkaşhane illumination kaftan brush minyatür illustration creative şehname shahnama selimhan nakkaşdrawing surreal كاخ ایران تركی مصر تصویر تركیه عرب عربي اسپارطه اسپارته استانبول استانبل اسطنبول ´اسطنبول اليوم´ اسطنبول اليوم قديما Arabian arabic egypt turkic turkiya turkiye palestine arabia arts paints arab carpet turkish carpet iran carpet mısır سجادة قصر اسبرطة بوردور صورة فن تاريخ الفنون البصرية arab şairi

   Sadri Alışık filmlerini bilmeyenimiz yok. Derinlik ve mânâ aynı derinlik ve mânâ. Boğulan hıçkırık aynı hıçkırık.

   Pek Değerli Okurlarım; hüzün fıtrattan bir parçadır. Mizacımıza, kanımıza işlemiş bir şeydir, bizi biz yapan değerlerimizden biridir ve gâyet tabîîdir. Bâzen olur ki, üzülmemek, hüzünlenmemek elde olmaz. Ve hüzün bereketli bir histir. Hepimizin tabiatında olan bu çeşit şeylerle biz meleklerden ve hayvanlardan ayrılıyoruz. Hem üzülmek/hüzünlenmek kötü, korkunç bir şey de değildir. İnsânî yanımızın, kalbimizin fokur fokur kaynayan membaındaki bir suyun aksi gibidir hepsi. Sevinç nasılsa, hüzün de öyle. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz dahî yer yer, zaman zaman hüzünlenmiştir. Onu Cenâb-ı Allah bizzat teselli etmiştir Cebrâîl  aleyhi’s-selâm vâsıtasıyla. Bizleri de tesellî etmektedir, âyetler ve hadîsler vesilesiyle, ve ihâtamızı saran değerlilerimiz vâsıtasıyla. Meselâ anne, baba, eş, dost, kardeş, hocaefendiler, muhterem diğer zâtlar ve benzeri sevenlerimizle. Demek ki hüzünlenmekte bir beis, bir mahzur yok.  

   

   İşte bütün Arap Edebiyâtı bu tip mahzun, mükedder, müteessif şiirlerle doludur.

   Muhabbetle kaynayan kalplere sâhip bulunmanın, çeşitli hissiyâtla hemhâl bir insan olmanın, âcz ve zayıflığımızla yoğrulmanın getirisiyle, metâneti bâzen elden salıverip, ihtiyârı elden bırakıp yeri geliyor hüngür hüngür ağlıyor, gâh da kırık kırık hıçkırıklara boğuluveriyoruz. İllâ da dünyalık bir şeyle ilişkilendirmeyiniz. Ne var, Ömeru’l Fâruk çokça ağlıyordu, bazen çoğu kez hüzünleniyordu. Sahâbîlerin tamamına yakını çokça duygulu insanlardı da.

   Bilhâssa ben bu tür yazılar kaleme almaktayken kalbimde bir ihtilâl, bir kasırga, bir ciddi fırtına kopuveriyor işte: Güm güm. Laklaka. Taktaka. Uzaklara, yakınlara, mâzilere, hâtıralara dalıveriyorum işte.

   Hakikatte bir insan bir şeyi sevdi mi, onu her şeyiyle sever. Bir kişiyi sevdi mi, onun her şeyini de sever. Bir varlığa sevgi duydu mu, onunla taalluku (alâkası, ilişkisi) olan her şeyi sever. Şartlı sevgi olmaz, bilâ kayd u şart olmalıdır. Eğer sevgiden, muhabbetten bahsedeceksek işin normali budur.

   (Yakın zamanda sevginin derecelerine dâir muhabbete verilen isimleri de şerh edeceğim Allah’ın izniyle, hani geçendeki yazımda bir duygunun veya herhangi bir şeyin cinsini, derecesini, yoğunluğunu anlatabilmek için o derecelere uygun isimler verilmiştir maddeye ve mânâya demiştim ya, işte muhabbet için de bu geçerli. Sevginin de dereceleri, bu derecelere hâiz hususiyetleri, kıvamları, çeşitleri var. Hem de 1’den 51’e kadar.)

 

   Benî Âmir (Âmiroğuları) kabilesinden Mecnûn’un, Leylâ’nın bir ara oturduğu, sonra da göç edip gittiği yere geldiği zaman, kalıntıları, duvarları, çadır izlerini öptüğünü söylüyorlar. 

   Soruyorlar da: “Niye böyle öpüyorsun bu taşı, toprağı, duvarı” diye. 
   O da cevap veriyor ve cevabı şiire geçiyor:

 

 
   أمر علي الديار ديار ليلي
   اقبل ذا الجدارا و ذا الجدارا
   و ما حب الديار شغفن قلبي
   و لكن حب من سكن الديارا
 

   Emurru 'ale'd-diyâri diyâri Leylâ
   Ukabbilu ze'l-cidârâ ve ze'l-cidârâ
   Ve mâ hubbu'd-diyâri şeğafna kalbî
   Ve lakin hubbu men seken'ed-diyârâ

   “Leylâ'nın bir zamanlar oturduğu, kabilesinin yerleştiği bir diyardan diğerine geçiyorum ve kâh o duvarı, kâh şu duvarı öpüyorum, yüzümü, gözümü sürüyorum. Duvarlara âşık olmuş değilim, muhabbetim duvarlara diyarlara karşı değil; fakat bir ara bu duvarların arasında meskûn olup, içinde nefes alıp vermiş, bir hayat sürmüşe matuf muhabbetimden böyle yapıyorum.”

 

   Demiştim, Arab edebiyatı baştan başa bu tip ifadelerle doludur diye.

   Zamanında Kâbe-i Muazzama’nın duvarına asılmış meşhûr Muallakatu’l Seb’a-Yedi Asılmışlar’dan bâzı numunelerle yazımı bağlayayım:

   Durun, sevgilinin ve onun Ed-Dahûl ile Havmel arasındaki Sıktu’l Livâ’da bulunan yurdunun hâtırâsına ağlayalım.

   Tûdih ve el-Mikrât’a kadar uzanan, güney kuzey rüzgârlarının dokunması ile henüz izleri silinmemiş olan hâtırâya ağlayalım.

   Göç için eşyalarını yüklendikleri günkü ayrılık sabahında ben, yörenin devedikeni ağaçlarının yanında, âdetâ karpuz oyar gibi gözyaşı döküyor idim.

   İmru’u’l Kays muallakasına (asılıp sergilenmeye değer görülmüş şiirine) terk edilmiş diyârla başlıyor. İlk beyitte hem duruyor ve çevresindeki arkadaşlarının durmasını istiyor, hem ağlıyor ve arkadaşlarının da ağlamasını istiyor, sonra da sevgilisinin terk ettiği yeri ve bu yerde sevgilisinden kalan izleri zikredip tasvire başlıyor. Şiirin toplamı 81 beyit olup aruzun Tavîl bahriyle nazmedilmiş.

 

   Geçelim, Tarafa b. El-Abd’ın toplam 103 beyitten müteşekkil kasidesinin ilk iki beyitine:

   Sehmed’in rengârenk taşlarla bezenmiş toprağında sevgilim Havle’den kalma izler vardır ki, elin dışına işlenmiş dövmenin izleri gibidir bunlar.

   Ben izlere bakarken dostlarım binekleriyle etrafımı sarıp, “Kendini kahretme, metîn ol” diyorlardı.

 

   Zuheyr B. Ebî Sulmâ, toplam 62 beyitin ilk altısı:

   Havmânetu’d-derrâc ile el-Mutesellem arasındaki bu suskun kalıntı sevgilim Ummu Evfâ’dan mıdır?

   Onun er-Rakmeteyn bahçelerinde, kalıntıları kolun iç tarafında ve bilekte beliren dövmeyi andıran bir yurdu vardır.

   Şimdi o terk edilmiş yurtta iri gözlü yaban sığırları ve beyaz ceylanlar artarda yürümekte, yavruları da göğüslerinin altında zıplamaktadır.

   Yirmi yıl sonra bir kez daha durdum o yerde (sevgilimle karşılaştığım ve terk edip gittiği yerde), bir hayli düşündükten sonra tanıdım hâneyi güçbelâ.

   Gördüm, kazanların yerindeki kararmış ocak taşlarını, bir havuz dibi gibi henüz kaybolmamış su  kanallarını. 

   Dedim, yurdu tanıyınca, sevgilinin eskiden oturduğu bu hâneye: “Hey, hayırlı sabahlar, esen ol, ey hâne!”

 

   Lebid B. Rabî’a'nın Kâmil bahrinde yazılmış 88 beyitlik muallakasından: 

   Minâ’daki gerek muvakkat (geçici), gerekse dâimî yurt tutulan diyardaki sevgilinin izleri silinip yok olmuş ve buradaki sulak bir hurmalık olan Ğavi deresi ile kırmızı tepelerden oluşan Ricâm dağı birer vahşet yatağı hâline gelmiş.

   Er-Reyyân dağının yamaçlarından akan su yataklarının terk edilmeleri sebebiyle şekilleri bozulmuş ve buradaki izler taşın üzerine kazanmış yazılara benzer.

   Bu ıssız yerler, sakinleri ayrıldıktan sonra helâl ve haram aylarıyla birlikte üzerinden nice yıllar geçmiş kalıntılardır.

   Bu diyâr, ilkbaharda yağmurlu bulutlarla sulanmış, şimşek yüklü bu bulutlardan gerek yere yakın yağmurlar, gerek hızlı ve yavaş yağan yağmurlar inmiştir.

   Yine bu diyara kışın, gece bulutlarından, ilkbaharda ufku kaplayan sabah bulutlarından ve yazın karşılıklı gürüldeyen akşam bulutlarından yağmurlar yağmıştır.

   Bu yağmurlar sebebiyle bu diyarda yabânî su teresi dal budak salmış, vadinin iki yakasında buranın ceylanları yavrulamış, devekuşları yumurtlamıştır.

   Şimdiyse, iri gözlü yaban sığırları burada körpe yavrularının üzerinde durup onları emzirmekte ve bunların büyük yavruları da arazide sürüler hâlinde yayılmaktadır.

   Kalıntıların üzerini öylesine oyup açmış ki seller, üzerinden kalem yürütülüp yazıları yenilenmiş sayfalara benzer şimdi buralar.

   Yâhûd, sellerin toprak altında kalmış olan kalıntıları tekrar ortaya çıkarması, dövmeci kadının dâirevî çizgiler üzerine serperek çizdiği yeni dövmeyi andırmaktadır.

   Şimdi durup o izlere sevgiliyi sordum. Gerçi konuşamayan ve sürekli burada durup bundan sonra da duracak olan sağır taşlara suâl sormanın ne mânâsı var?

   Evet boşalmış, ıssız kalmış bu yerler. Oysa sevgilim ve onun kabilesinin mensupları çok eskiden hep burada toplanmışlardır. Bir sabah erkenden ayrıldılar ve geride çadırlarının çevresindeki cidârlarla, çadırların yırtıklarını kapatmakta kullanılan yaban darısı çalıları kalıverdi.

   

   Aleykumu's Selâm.


   Târık İleri

    Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir