Muhterem Abdurrahim Karakoç'un Aziz Hâtırâsına

Muhterem Abdurrahim Karakoç'un Aziz Hâtırâsına
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Perşembe, 14 Haziran 2012 11:59

 

انّا لله و انّا اليه راجعون
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn
Âyetin tamamı: Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: “Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” derler. 
(Bakara Sûresi, 156. âyet)
 

alt   Ölüm: Bir kara belâ, hepimizin başında.

   Belâ (بلاء) esâsen Arabî bir kelimedir. Tasdiklemek için söylenen "evet" (بلی) sözü ile bir ilgisi yoktur. Bu ikinci belâ'nın zıddı ise "lâ" ma'lûmunuz.  

   Yaratıldıktan sonra çok çok ağır bir mes'ûliyeti yüklendiğimizin, Cenâb-ı Rahmân ile kavilleşmemizin bir icâbı olarak "belâ" (بلاء), Arab dil âlimi Cevherî'nin meşhûr Arabî lugatına göre denemek için mihenk taşına vurmak, zorlu ve büyük bir sıkıntı, sınama, imtihan etme gibi mânâları karşılar: ibtilâ, mübtelâ. 

Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni

Bir dem belâ-yı aşkdan etme cudâ beni

(Fuzûlî)

 

Ağlasa âşık belâ-yı hicr ile nâlân olup

Gözleründen akan anun yaş yerine kan olup

(Avnî)

 

   Türkçe Sözlük’te  belâ kelimesinin Arapça kökenli olduğu belirtildikten sonra: 1- İçinden çıkılması güç, sakıncalı durum. 2- Büyük zarar ve sıkıntıya yol açan olay veya kimse. 3- Hak edilen ceza.  
 
   “البلاء” kelimesi, Arapça sözlüklerde ise “denemek ve imtihan etmek” mânâsına geliyor.
Bu kelimenin "بلیة ، بلوی" "belvâ, beliyye" şeklinde farklı masdarları da var. Belâ, (deneme, imtihan etme) hayırda olabileceği gibi şerde de olmakta. Hayırda olursa بلاء حسن belâ-yı hüsn, şerde olursa بلاء سیا belâ-yı siyâ deniliyor. İşte bu kökten gelen “البلاء” kelimesi, “nimet vermek, hayırda, iyilikte bulunmak” mânâsı kazanıyor. Müfâale babından gelen “بالی” kelimesi, “övünmek, bir şeye önem vermek” anlamlarına geliyor.
   Râgıb Isfahânî (502/1108) Müfredât isimli eserinde belâ kelimesinin “eskimek” anlamına geldiğini de yazıyor. Meselâ, kedere de bedeni eskitip yıpratması sebebiyle mecâzen belâ denmiştir. Bu kökten gelen "إبتلاء" ibtilâ kelimesi, “bir kişinin bilinmeyen gerçek yüzünü, iyi mi kötü mü, kâmil mi ham mı olduğunu ortaya çıkarmak” anlamında kullanılıyor. Yani bir insanı deneyerek gerçek yüzünü ortaya çıkarmak.
 
   Ya da bir nesnenin; altın, bakır, gümüş, kimyevî başka herhangi bir maddenin hâlini bilmek için o nesneyi ameliyeden geçirip sınayıp, test ve imtihan etmek de denilmektedir.
 
   Belâ kelimesi (Tâhâ Sûresi, 120. âyet), “Nihâyet şeytan ona vesvese verdi: “Ey Âdem! Sana ölümsüzlük ağacına ve yok olmayacak لا یبلي lâ yeblâ bir mülk üzerine rehberlik edeyim mi?” dedi." âyetinde, “yok olmak, zeval bulmak” mânâsındadır. Bir hadîs-i şerifte ise “eskitmek, yıpratmak” anlamında "أبلیت" kelimesi kullanılmıştır. (Tirmizi, Zühd, 31)
   
   Mütercim-Tercüman Âsım Efendi de (öl.1235/1819) Kâmûs Tercümesi’nde belâ kelimesinin “eskimek” anlamına geldiğini yazmış. Gam ve musibete  belâ denmesi, vücûdu eskitip yıpratmasından dolayıdır; buna ilâveten seferlerin/yolculukların getirdiği sıkıntıların ve zamanın kazandırdığı tecrübelerin, yıpratıp eskittiği kişiye بلو الاسفار belvu’l-esfâr veyâ بلي الاسفار beliyyu’l-esfâr denir. Bu kelimeler aynı zamanda hayvanlara gereği gibi bakıp onları tımar eden kimseler için de kullanılır. Çünkü söz konusu kimseler de gördükleri bu işle denenmekte ve yıpranmaktadırlar.

   Cenâb-ı Rahman'ur Rahîm efendimiz, sâhibimiz, rabbimiz, ilâhımız bizleri çetin imtihanlardan, altından kalkılamayacak zorlu denemelerden muhafaza buyursun, bizlere dâim selâmet, rahmet buyursun. İmtihanlar da ancak Cenâb-ı Hakk'ın yardımı ve rahmetiyle atlatılabilir. Âyette de geçtiği üzere, Cenâb-ı Allah'ın rahmeti (ki acımasıyla gösterdiği burhan) olmasaydı Yûsuf aleyhi's-Selâm da o hanıma meyledecekti. Böylece belâyı, imtihânı atlatamayacak, kaybedecekti.

alt   Başta merhûm Abdurrahim Karakoç üstâda geçirdiği bu büyük imtihânın hayırla neticelenmesi ve Allah'ın rahmetiyle karşı karşıya kalmasını duâ ediyorum, âilesine ve milletimize de güzel bir sabırla sabretmelerini temennî ediyorum.

   Epey müddet abonesi olduğum Vakit (Akit) Gazetesi'nin çok mühim bir kalemi, daha doğrusu Hakk'ın Sesi'ni haykırmaya vesile olan Âkifler, Mevlânâlar, Molla Câmîler, Yûnus Emreler, Abdulkadir Geylânîler, Mahmud Esad Coşanlar, Said-i Nursîler, Nâbîler, Bâkîler, Şeyh Gâlibler, Fuzûlîler, Yûsuf Kandehlevîler, Nedvîler...(saymakla asla bitmez) gibi kalem ve kelâm sâhibi kanâat önderi nice kâmil ve mütefekkir zâtların izinden  giden, daha doğrusu Peygamberlik Mesleğini şiâr edinmiş nice dâvâ adamından biri olan Abdurrahim Karakoç'u âhirete gönderdik. Bu vesîleyle tüm muhterem, muhteşem ve mübârek ecdâdımıza Allah rahmet eylesin.

   Karakoç kendisi Hakk'ın sözünü gerek nesir gerekse nazmen söylemeye çalışmış bir âbid idi. Bağrı yanık, sûreti kavruk bir âdem idi, bir zerre idi. Uçsuz bucaksız mahlûkât okyanusundaki birer zerre de bizim oluşumuz gibi. Fark yok. Fark takvada sâdece. Başka türlü bir farkı kabul etmiyor mülkün yegâne sâhibi. Cenâb-ı Peygamberi uzun müddet himâye eden güzel, sevimli, hoşgörülü, yardımsever amcası bile ne yazık ki Cennete giremedi. En hafif bir şekilde Cehennemde cezâlandırılacağı bize haber veriliyor.

  Dolayısıyla doğumdan ölüme dek, doğum ve ölüm dâhil, el-bidâye ve'n-nihâye hayat çok dehşetli bir belâ (ibtilâ, imtihân) yatağıdır.

   İnanın çok ürperiyorum bu satırları yazarken. Birbirimize devâmlı sûrette duâ edelim Kıymetli Mü'minler.

   Şimdi de merhûm mağfûr Karakoç'un kaleminden birkaç şiir okuyalım:

 

Yolların Sonu

Bilir misin hancı, bugüne kadar 
Hanından kaç yolcu çıktı bu yola? 
Sıladan gurbete giden yolcular 
Kaç damla gözyaşı döktü bu yola? 

Getirmeden bu yolların sonunu 
Kaç yolcu son durak yaptı hanını? 
Kaç yolcu bu yolda verdi canını? 
Ecel kaç yolcuyu çekti bu yola? 

Ben bilmedim gitti, n'olur sen söyle 
alt
Bu yollar kararsız uzar mı böyle? 
Yâr için âh çekip karşıki köyde 
Hangi göz, kaç sene baktı bu yola? 

Akar bir oluktan beş dağın karı 
Demişler adına "hasret pınarı" 
Şu mezarı gölgeleyen çınarı 
Kimin için, kimler dikti bu yola? 

Kaç âşık bu yolda zaman eritti? 
Kaç yorgun hanında terin kuruttu? 
Bu taşlı yol kaç çarığı çürüttü? 
Kaç topuğun kanı aktı bu yola? 

Yollar kıvrım kıvrım, dağlar sıralı 
Düşünürüm, yollar beni yoralı. 
Kaç ceylan iniyor böğrü yaralı, 
Her gecenin seher vakti bu yola? 

 

Yolculuk

Aylar tepe, yıllar dağ zincirleri 
Zirveler aşarsın haberin olmaz. 
Dur-durak bilmeden doğuştan beri 
Mezara koşarsın haberin olmaz. 

Emanete 'benim' diye bakarsın 
Boş kalınca suya kazık çakarsın 
Sırat köprüsünde yatar kalkarsın 
Ateşe düşersin haberin olmaz. 

Salıncak kurarsın mor bulutlara 
Körpe tay bağlarsın kör umutlara 
Muhkemdir kulluğun canlı putlara 
Kıblesiz yaşarsın haberin olmaz. 

Yokluğa mı, sonsuza mı yolcusun 
Yollar tehlikeli, Allah korusun 
Koca kâinatta bir damla su'sun 
Kaynarsın, taşarsın haberin olmaz. 

alt

 

Bir Gönül Dostuna Cevap

Rıza-yı Hak için çıkmışız yola 
Kullların engeli yıldırmaz bizi 
Onulmaz dostların açtığı yara 
Düşmanın kurşunu öldürmez bizi 

Ayrılık olursa öz ile sözde 
İçimiz dışımız kavrulur közde 
Ülkümüz nişanlı arpacık gezde 
Şer güçler hedeften kaldırmaz bizi 

Yalınayak geçtik dikenden taştan 
Ne çıkar rüzgârdan, doludan, kıştan 
Yırtılan destanlar yazılır baştan 
Tufanlar sahneden sildirmez bizi 

Kader bu, teslim ol, kafayı yorma 
Aklın kaynağını deliden sorma 
Aylara, yıllara üzülüp durma 
Sıcaklar soğuklar soldurmaz bizi 

Gittiğimiz Hak Yol öyle bir yol ki 
Hırs atına binmek günahtır belki 
Sabrımız, sevdamız o kadar bol ki 
Okyanuslar aksa doldurmaz bizi 

Sıcak tut sevgiyi aşk ocağında 
Yaşa da olgunlaş gam kucağında 
Şu ruhsuz dünyanın şu zül çağında 
Olanlar ağlatır güldürmez bizi 

Sözünde durandır yiğidin hası 
Mezarda bitmez dostun vefâsı 
Üç günlük dünyanın binbir cefâsı 
'Böldü' deseler de, böldürmez bizi 

Sağlam atılmışsa temeller eğer 
Allah rızasıysa emeller eğer 
alt
Niyete uygunsa ameller eğer 
Kimseler yem için yeldirmez bizi 

Çile, belâ yağıyorken etrâfa 
Hak, adalet dedik çıktık ön safa 
Kötü tanıtsa da üç beş et kafa 
Tarih kötü diye bildirmez bizi 

Fitneye en güzel cevap sükûttur 
Öfke günah dolu, sevap sükûttur 
Tuzağa çok düştük hayli vakittir 
Tedbir bataklara daldırmaz bizi 

Bir ateş yakılır, sönmez bir daha 
Bu bayrak gönderden inmez bir daha 
İlkbahar hazana dönmez bir daha 
Mevla yâd ellere yoldurmaz bir daha

 

 

انّا لله و انّا اليه راجعون

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn
Âyetin tamamı: Onlar ki, kendilerine bir musîbet geldiği zaman: “Muhakkak ki biz, Allah’a âidiz ve muhakkak ki biz, ancak O’na dönücüleriz!” derler. 
(Bakara Sûresi, 156. âyet)
 

Arz-ı Selâm ve Bâkî Uhuvvet ile.

Târık İleri

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

https://www.facebook.com/ileritariq