Hastanelik Oldum

Hastanelik Oldum
Ayfer AYTAÇ tarafından yazıldı.   
Pazar, 09 Eylül 2012 09:33

altŞehit haberleri sıklıkla nüksedince narin kalbim tahammül edemez olmuştu. Afyonkarahisar'dan gelen kara haberde ise yirmibeş yürekli yiğidin alevler içinde kavrulup kül olup gökkubbeye savrulmasına beynim de isyan etti. "Hangi anaya hangi parçayı evladın diye verecekler acaba? Ölenler hep Mehmetçik değil mi, hangi yanık uzuv kimin, farkeder mi? Farketse- farketmese de gitti gelmeyecekler. Anaların kucağı boş kaldı "kuzum" deyip oğullarına sarılamayacaklar. Evlatlarla vuslat cennette olur inşallah... Bu düşünceler bedenimi sağlıklı tutmaya çalışan bir kaç kabloya irtibat kaybettirdi ki, ben kendimi hasnanede buldum. Düne kadar kadar çok duyarlı olmasına rağmen çok da dayanıklı olan bedenim, Cenâb-ı Allah’ın değer verip yarattığı beynimle, yüreğimle tüm vücudum; kulların çoğunun kaygısızlığından naçiz muameleye maruz kalır oldu. Dayanamadım son şehit haberlerine, Ege denizinde yok olan umut kâşiflerine, trafik canavarının kucağında solan yüzlere, hırsızlıklara, uğursuzluklara ve daha pek çok olumsuzluklara… Neticede âcil servise koşturuldum. Orada ağırdan muamele, özentisiz alaka ve doktorun talimatıyla hastaneye yatırılış… Devlet Hastanesine devletin vatandaşı olarak kaydoluş…

Sonra mı?...

 Ambulansla acil servise, oradaki ilk müdehaleden sonra hastaneye getirilmiştim ve şikayetlerim baş dönmesi kalp sıkışmasıydı. Hayatı önem taşıyor olabilirdim. Tavrım tahliller gerektiriyordu. Yapılmadı. Koluma beyaz bir plastikten yapılmış kelepçe takıldı. Üzerinde benim kimliğim, yatırıldığım Nöroloji servisi ve serviste görevlendirilmiş dört doktorun isimleri bulunuyor. (Mal Pazarında satışa gelmiş hayvanların kulağındaki künyeler gibi, sağlık sektöründe biz de 'cismimiz ne, hacmimiz ne kadar, emeklimiyiz, yoksa elden ekmek bekleyen mi,' numaralanıyoruz.)

Çift kişilik bir koğuşa konuldum. (Ne yazık ki “oda” diyemiyorum.) Hatta koğuşa tıkıldım, kapatıldım hakikatte… Kolumdaki kelepçenin varlığı, hastanede ne yapılırsa kabul etmem anlamı taşımaktaymış. Özgürlüğüm hasta olmamla gaspedilmiş olmuştu. Peki öyleyse ellerindeysem, takatsizliğimle teslim olmuşsam neyse rahatsızlığım, tetkik etseler, araştırma sonrası teşhis koysalar ve tedavimi başlatsalar ya… Yok, ara sıra ellerinde hapla gelen hemşirelerin“Neyin var, neren ağrıyor” sorularından öteye geçilemiyor maalesef… Hastaneler biraz tadilat görmüş, on kişilik odalar iki kişiliğe bürünmüş.  Temizle pis, akıllıyla deli aynı oda da…

Dört gündür kolumda adları yazılan dört doktorun birinin bile yüzünü görmüşlüğüm yok. Hemşirelerin açken atmam gereken hapı tokken vermeleri, tok yutmam gereken hapı unutmaları dolayısıyla hepsini ardarda atmam ve uyuşmam. (Kuşu kafese koyup ara sıra darı vermek gibi, akıla geldikçe hastaya hap vermek ve uyuşup sürekli uyumalarını sağlamak.) Beynimde yoğun yorgunluk hissedişim. İyileşme umudumu hapların kimyasallığına bırakışım dışında, hoş söze, güler yüze hasrete bırakılışım. Etrafımda bolca afra tafra, kraldan çok kralcılar .. Kimbilir ne kadar maddi külfet çıkaracaklar, emeksiz yemeğe ne menüler sıralayacaklar. Yenmeyen alalade yapılmış soğuk hastane yemeklerine SGK ya kaç lira fatura edecekler. Bunların ne kadarını tıksırasıya yiyecekler. Elbet Allah bilir ve dilerim bu vatanın geleceğini umursamayanların, milletin hakkını hak etmeden yiyenlerin müstahaklarını da Yüce Allah bir gün verir...          

Kötü muameleye maruz kalarak hap yutacaksam, ben hapımı evde de yutarım... (Zaten hep hapı yutan olmuyor muyuz. Hapı yutup yutup kulağımızın üzerine yatmıyor muyuz!?)

Sonrası mı? Anlatırım… Hele bir baş dönmelerim seyrekleşsin…