Kim Hızır, Kim Hınzır, Allah Bilir.

Kim Hızır, Kim Hınzır, Allah Bilir.
Volkan İLERİ tarafından yazıldı.   
Cuma, 02 Kasım 2012 10:35

altİnsanları gördüğümüz hal üzerine değerlendiriyoruz. Kalp gözümüz kapalı bulunduğundan açma gayretinde olmadığımızdan kim hızır, kim hınzır anlayamıyoruz. Dış görünüşe, kişilerin kılık kıyafetine göre karar vermemiz bize yanlışlar yaptırabilir, yanlış kararlar aldırabilir. Gıybete yönlendirip günaha sokturabiliyor. Hatta nefsimiz iftiraya sebebiyet verip masum canları yaktırabilir. Allah korusun.

Değerli ecdatlarımız padişahlarımız bu tür hatalara düşmemek için küçük yaşta ilim yaparlarmış. Önce arif olurlarmış ki, dünya hayatlarında kabir hayatlarını da inşaa edebilsinler... Şimdi okuyacağınız hikaye bilmeden ahkam kesmenin, doğrusu ne, araştırmadan konuşmanın ne kadar yanlış olduğuna güzel bir örnektir.

Büyüklerimizin anlatılarına göre Sultan Murad Han sıklıkla saraydan dışarı tebdil-i kıyafete bürünüp çıkar, halkının yaşam şeklini yakından izlermiş. Yanlış bulduğu davranışlara müdehale eder, fakiri, açı, muhtaçı bizzat tesbit ederek yardımda bulunurmuş. Allah onlardan razı olsun... 

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister,sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
 

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi
var?

 -- Akşam garip bir rüya gördüm.alt
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o
ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir
ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla
Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten
aşağılara sallanır. Unkapanı civarında
soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır.
İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset
gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?
Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın
meyhusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık
komşumuz...
Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi
sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır.
Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını
içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap
taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın
varsa takar peşine...
Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun
bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim
tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!...
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah
keser yolunu :
-- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı
yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey
diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya
böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar,
kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en
azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun
yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir
gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden
kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den,
en azından Fatih Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı
çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih
Camii'ni iyi dedin.
Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur,
kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları
vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel
yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki.
Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere
benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur
dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu
adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı
kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar.
Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha...
Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan
buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki
hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle,
ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip
maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim
sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle
dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok
yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar,
şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama
gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden
sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli
söylenir... Bizim efendi bir âlemdi,
vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar...
Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin;
elindekini avucundakini verir satın alırdı.
Sonra getirip dökerdi helaya!..
-- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
-- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder
eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım
mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz
gerek... O çeker gider, ben menkîbeler
anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti
islam okurdum...
-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o
hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın
arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken
Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı
ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim.
Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular
kötü belleyecek.inan cenazen kalacak
ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını
kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş
mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın,
kim kaldırsın?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın
işi ne, o gelip yıkar merak etme sen.