Tarih Bilmek Vak'a Bilmek Değildir: Tarih Zevkini İnşâ Etmek Lâzım Gelir

Tarih Bilmek Vak'a Bilmek Değildir: Tarih Zevkini İnşâ Etmek Lâzım Gelir
Târık İLERİ tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 23 Kasım 2013 22:32

 

       Türk fikir geleneğinin yapısında asırlarca hükmünü yürüten en temel gerçeklik tarih ilmidir. Mensubiyet hissini en güzel şekilde tecrübenin içinden akıp gelen unsurlar doldurmaktadır.

       Devlet geleneğinin çok sağlam kâidelere dayanmasının ve hükümdârların hâdiselere tabîî bir şekilde tasarruf kudreti bulmasının zemini bu unsurlarda toplanır. Tarih ilminin içindeki realitenin derinliklerine iyiden iyiye yerleşme keyfiyetine sahip olan tarihçiler, tasvir ve tahlil ettikleri şeyin kendisi hâline geldikleri için yürütülen fikirler spekülasyon olmaktan çıkarak tecrübe nâmıyla elde edilen şeylerin tercümesi olur.

       İşte bu tarihçiler hâdiselerin ve mes’elelerin kendi tabîî çerçevesi içinde zamana meydan okuyarak geçmiş zamanın emrine girerler. Geçmiş sadece düşünülecek değil, yaşanılacak bir hâl alır. Hayatın yörüngesinde hareket eden ve hâdiselerin kendi yörüngeleri gerçeklikleri içinde dönüp duran bu adamların zihni kilitleyen hiçbir nazariyeleri yoktur.

       Faraza Osmanlı tarihçileri entelektüel iddiaları olan adamlardır. Fakat felsefede olduğu gibi kendilerini girift ve çapraşık bir dil ve yolla ifade etmezler. Felsefe mücerred, tarih de muşahhas hususlar etrafında toplandığına göre mücerred olanın muşahhas olan üzerine kuracağı izahtan varestedir.

       Osmanlı’da metafizik düşüncesinin tekabül ettiği bir hâdiseler silsilesi vardır. Mümkün olduğunca spakülatif bir tavırdan uzak duran, fikrî, hissî ve siyasî hayatın dinamikleri içinde eserler veren Osmanlı tarihçiliğinde yorumlara devamlı olarak olaylar zemin teşkil eder.

alt

       Bu bakımdan hâdiselerin kronolojik bilgisi, olmazsa olmaz bir vasfa sahiptir.

       Epistemoloji ontolojiye dayandığına göre tarihi dolduran hâdiselerin ehemmiyeti kendiliğinden ortaya çıkar. Bir başka ifadeyle varlıklar hakkındaki hikâyeyi e bilgiyi o dünyadan koparmak mümkün olmadığına göre ontolojik ve epistemolojik her şey her şeyle, bir şey yekdiğeriyle irtibatlı ve hatta sarmaş dolaştır.

       Hâdiseler gerçeği görmemizi sağlarken, bunlar üzerine yapılan yorumlar da hakîkatin içyüzüne ermeyi mümkün kılar.

       Osmanlı tarihçisi esasen geçmişteki herhangi bir hâdiseyi sebep ve sonuçları ile dört başı mamur bir şekilde tahkiye ettiği zaman, aslında gelecekte vuku bulması muhtemel mes’elelerin nasıl tahlil edilerek çözülebileceğinin de sırrını vermektedir.

       Olayları aktarış tarzı ve hislerini derinlerden ifşâ etmekten geri durmaması, müverrihi vakanüvistliğin önüne taşır. Başka bir ifadeyle tarihçilerin hâdiseleri günyüzüne çıkartış usûlleri tarihe yükledikleri fonksiyonun ne olduğunu çok iyi gösterir. Bunları söylerken şunları da gözden kaçırmamak lâzım gelir: Nazariyesiz tarih düşüncesinin olması mümkün değilse amelî olanla rabıtası olmayan bir nazariyenin de aynı şekilde realitede karşılığı yoktur. Bunlar birbirini tamamlar ve karşılıklı münasebet içindedirler. Hâliyle mücerred nazariyelerle felsefî spekülasyonlar, tarih ve hayatla irtibatlı olduğu nisbette bir kıymete sahip olur. Felsefenin ve İlahiyâtın keskin suâlleri halledilmek üzere mes’ele edinilir.

       Fikri sahada Osmanlı asırlarını etraflı bir şekilde kuşatabilmek için araştırmacıya refakat edecek malzeme mazide gömülü olduğuna göre her şeyden evvel lâzım gelen şey, tarih zevkine hâiz olmaktır. Düşüncenin yol arkadaşlarından biri de tarihtir. Veledu’ş-Şefîk eserinin müellifi Niğdeli Kadı Ahmed’in “tarih ilmi, ilimlerin pâdişâhı, geri kalan reâyâ gibidir/ İlm-i tarih pâdişâh-ı ulûm est ve bâkî ke’r-reâyâ” ifadesi, tarih için ehemmiyetli bir psikolojik vesikadır.

       Kuteybe İbn Müslim’in Harezm’i fethettiğinde yaptığı ilk icraatın, İslâmiyetten evvelki birikim ve tecrübeyi yeni döneme taşıyarak aktüel bir mâhiyete büründürebilecek vasıftaki kimseleri bölgeden uzaklaştırmak olduğu hatırlara gelmelidir.

       Fikir dünyamızı bir taraftan inşâ eden, diğer taraftan onun aksettiği bir ayna hâlini alan tarih ilmi, bir hareket noktasıdır. Birbirine az çok sıkı bir şekilde bağlı olan diğer disiplinlerin bir çeşit mukaddimesi olan tarihle alakasız fikir adamı bulmak zordur.

       Hemen bütün mütefekkirlerin zihniyeti mazinin hâkimiyeti altındadır. Tarih ilmini etrafa hâkim bir çınar gibi gören Niğdeli Kadı Ahmed, İmam Gazzâlî’nin Kelâm’a yüklediği mes’ûliyeti âdetâ tarihe yükler: Fikir tarihin açtığı yoldan yürür. (Bunun en güzel misâli İbn Haldun’un “Mukaddime”sidir.

       Tarih, fikrin kaynağı olan hâdiselerin tam kendisidir. Fakat tarih düşüncesi ve felsefesi etraflı bir şekilde teşekkül ettiği zaman hâdiseler tarihin emrine girer. Hâdiseleri ve fikirleri kendisine vurabileceğimiz en ciddi, belki de tek mîzân hâline getirir. O hâlde tarih, olmuş bitmiş bir şey olmadığına göre bir millete mensup olmanın ölçüsü oradadır.

       Kemal Paşazâde ve Gelibolulu Mustafa Âli’de çok net ve iyi görülebileceği üzere Osmanlı müelliflerinin hemen bütün çalışmalarını besleyen ana kaynak, fikrî hayatımızdaki her kımıldanışın az çok etrafında toplandığı disiplin tarihtir. Orası büyük başlangıçların manivelası olduğu gibi her şeyin etrafında teşekkül ettiği ve döndüğü eksendir.

       Bu yalnızca kadîm zaman müverrihleri için değil, hayatını modernleşme döneminin icbarları doğrultusunda şekillendiren Cevdet Paşa, İbnulemin, Yahya Kemal ve Köprülü gibi tarihçiler için de geçerlidir. Bu dünya hakkında tam bir fikir verebilecek şeyi, Cevdet Paşa’dan okuyalım: “Rivâyet olur ki eslâfın ahlâfa cerîde-i âlemde pâyidâr ve vesîle-i tahattur u tezkâr olacak en güzel bir güzârı ve eyyâmı sâlife ve ümem-i muhtelifenin yekdiğere nisbetle ruchân u meziyetinin mîzân u mi’yârı fenn-i celîl-i tarihtir.”

       Tarih ilminin mîzânı da “her fende hallâl-i müşkilât bir zât” olan ve bu fenn-i mahsûsu icat eden İbn Haldûn’un “Mukaddime”sidir. Bu klâsik “cevâhir-i ulûm ve nevdâr-ı hikem ile memlû bir defîne-i nâ-yâb”dır.  Hâliyle eserin müellifi bütün tarihçilerden üstündür. Bence asıl mühim olan taraf, Na’îmâ’nın kuvvetle yaşanmış bir ruh hâlinden hareket etmesidir.

       Dikkatin isabeti meydandadır; zira tarih düşünüşü terkibini ilk defa Voltaire ve Hegel kullansa da bu disipline esas teşkil edebilecek mâhiyetteki unsurları, seleflerinin vücud verdiği birikimi tevârüs ettiğini vurgulayan İbn Haldûn inşâ eder. Dönemlere ayırmak, müşterek terminoloji arayışları içine girmek esasen tarihî veriler içerisinde spekülasyon kapısının açıldığını, tarih felsefesi terkinini doldurmaya yönelik arayışların baş gösterdiğini ortaya koyar. İbn Haldûn asabiyet, bedâvet-hadariyet, umrân ve mülk kavramları etrafında bunu gerçekleştirmiştir. Osmanlı mütefekkirleri de büyük bir kısmıyla “Mukaddime” müellifinin açtığı yoldan ilerlerler. İbn Haldûn’un eserinde hafif belirtiler hâlinde görülen bir yığın şey, Osmanlı tarihçilerinde bir çeşit açıklık kazanır demek hiç de yanlış olmaz. Bu itibarla Osmanlı asırlarında tarihçiliğin tam bir tedkiki ve bâhusus İbn Haldûn’a olan borçlarının gösterilmesi lâzımdır.

       Tüm bu teşekkül eden birikim ve tecrübenin bütün imkânlarıyla yoğrulan Osmanlı’da, tarih ilminin muhtevâsını dolduran prensiplerin ne olup ne olmadığını tespit etmek, bir mânâda bu milletin tarih felsefesini inşâ edebilmenin de ilk adımıdır. Bu ilkelerin değişmesine paralel olarak tarih tasavvurunun da değişeceği izahtan varestedir. Tarihler kronolojik bir okumaya tâbi tutulduğunda Osmanlı hayatını bünyesinde toplayan ıstılâhların dönemlere göre yeniden nasıl şekillendirileceği kendiliğinden ortaya çıkacaktır. 


Târık İleri

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

https://www.facebook.com/ileritariq

https://twitter.com/tarikileri