BİZİM İLDEN BİR WALESA GEÇTİ…
Antalya yolu üzerindeki eskimiş ahşap şato içinde pos bıyıklı bir adam yaşardı. Şimdi ne o şato kaldı, ne de pos bıyıklı o adam…
Antalya istikametine doğru seyir eden her sürücü bilirdi bu şatoyu ve şatonun sahibini… Pos bıyığı ve siperli şapkasının altında güler yüzü ve hoş sohbeti vardı. Sahibi garip bir tecelliyle göçtü bu dünyadan… Şatosu sessizliğe terk edildi, çürümeye bırakıldı. Yıkıldı yıkılacak gibi… Yakınına dumanı tüten izmarit düşse yakılacak gibi… Issız, sessiz… Metruk bir bina… Şimdilerde kimse bilmiyor orası evvelden kimindi? Oysa yakın bir geçmiş öncesi bilmeyen yoktu, hem şatoyu, hem de sahibini…

Yoldan gelip geçenler eğer kendi arabasıyla seyir edenlerse, insan elinden başka hiçbir detayın kullanılmadığı bu ahşap şatoya uğrar, bin bir çeşit cincik boncuktan birini alırdı. Etrafın yeşilliğinde ruhunu dinlendirirken, arabasını sürekli su akıtan çatma duştan geçirtir; bu süreçte mutluluğun rengini keşfetmeye çalışırdı.
Belki tahta şatonun sahibinin ikramı olan köy ekmeğiyle siyah çayı yudumlar, sunulan güler yüzle mesut mutlu yoluna devam ederdi. Antalya’ya gidip gelen yüzlerce kişi bu şatonun içinde bir günlük de olsa konaklamayı hayal ederdi. Sahibinin şanslı olduğunu düşünür, imrenir, uzun uzadıya bakıp kalırdı.
Tek boyutlu bir hayat yaşamıyordu bu şatonun sahibi… Çoğunlukla doğanın koynunda gezip tozarak gününü tamamlıyordu. Ama Türkiye’nin sosyal gerçeklerinden de haberdar olarak yaşıyordu. Olumsuzluklara herkes gibi canı sıkılıyor olsa da, can sıkıntısına kulak asan olmuyordu.
Bir sabah bu muhteşem ahşap şatonun sahibi de Antalya’ya gitmek istedi. Antalya’dan meyve getirecekti. Şatosunda konaklamaya gelen “Konuklarım” diyerek saygıda kusur etmediği yolcularına ikramda bulunacaktı. Yol üzerinde hancılık yapması biraz da insana hizmet aşkından kaynaklanıyordu.
Kamyonuna atlayıp yola koyulmuştu. Ama bir daha kendi eliyle yaptığı, herkeslerin imrendiği şatosuna dönemedi.
Ölüm işte, mutlak son… Yaşam mutlak değil ki… Bu ahşap şatonun sahibi Walesa’da öldü işte… Gittiği yerde fikirleri muteber değil artık, ameli muteber… Bize bildirmeden Walesa ne yaptıysa kendine yaptı. Kendi heybesini doldurdu gitti. İyilikleri ve varsa kötülükleri, kendiyle birlikte bu dünyadan yok oldu. Geride bıraktığı ismi de, bugün-yarın değilse, öbür gün unutulup gidecek…
Bana göre iyi adamdı Walesa Halil… Hani gerçek âleme giderken son kez musalla taşında, tahta tabut içinde dünya tahtına konuluyor ya Âdemoğulları, ya da kızları; orada hoca efendi soruyor: “Nasıl bilirdiniz?” diye, kötü bildiğimize bile yalana başvurup: “İyi biliriz…” deyiveriyoruz. Neticede: “Bizim kötü bildiğimiz, Allah katında iyi olabilir.” diye düşünüyoruz.
Walesa için yalana başvurmaya gerek yok… O bu dünyada da iyi adam olarak yaşadı ve trafik canavarının kucağına düşerek yaşamını elli altı yaşında noktalandırdı.
Asıl adı Halil Doğan’dı. Senirkent ilçesinin Büyükkabaca kasabasındandı. Tahsilli biri değildi ama kültürlü biriydi Halil Doğan… Yıllarca yurt dışında bulunmuş “Avrupalı nasıl yaşar, insana nasıl değer verir?” yakından görmüş, gördüğünü ezberlemiş, yurda dönünce uygulamaya başlamış. “Avrupalı insan olmanın bilincine erişmiş. Dünyaya bir kere gelindiğinin farkına varmış olarak, yarın ölecekmiş gibi dünyayı içine sindirerek, birbirlerine saygı duyarak doya doya yaşıyor.” derdi rahmetli…

Avrupa’da gördüklerini Isparta’da uygulamak ve uygulatmak isterdi. Hayallerini gerçekleştirememiş olsa da, Ispartalılara bir şekilde kendisini sevdirmeyi başardı Halil Doğan… Bunu nasıl yapmıştı dersiniz?
Halil Doğan’ı ilkin kimsecikler bilmiyordu Isparta’da… İlk kez 1994 yılında ortaya çıktı. 27 Mart 1994 yılında ülke genelinde yerel seçimler yapılıyordu. Ispartalılarda belediyenin başına kim başkan olacağına dair kafa yoruyorlardı. O zamanki seçimler bugünkülerden daha görkemliydi.
Partiler belediyeye talip başkan adaylarını tanıtmak için yine şarlatanlıkların en daniskasını sergilerken, bağımsız bir adam çıktı ortaya… Halka “İçinizden biriyim…” diyerek samimi tavırlarıyla kendisini kısa sürede sevdiriverdi.
Bu adam “Köylü” denilerek, siyasi çevrelerce küçük görüldü. Lakin bu küçük görülen adam kimsenin akıl edemeyeceği şekilde, hiçbir danışmana başvurmadan, tamamen kendi aklıyla tanıtımına yönelik büyük şovlar yapıyordu.
İki sarışın kız buldu yanına… Mini etekli bu kızlar “Ispartalı Çarli’nin Melekleri” olarak yorumlandı. Lakin Halil Doğan “Çarli” adına karşı çıktı. “Ben ‘Walesa’ olmayı tercih ederim.” dedi. “Zira ben Walesa gibi hizmet edeceğim, halkı sefaletten kurtaracağım..!” diye adının Walesa olarak benimsenmesini istedi. Ve o günden sonrası Halil Doğan Walesa namıyla anıldı.
“Walesa” adının asıl sahibi, Polonyalı bir işçi lideriydi. Kendisi de bir işçi olan gerçek “Lech Walesa” komünist rejimde bile işçi haklarını savunmuş, sonrasında haklarını savunduğu işçilerin desteklemesiyle Polonya’ya Cumhurbaşkanı seçilmişti.
Kabacalı, kaba görünüşlü Halil Doğan’da, sendika denilince hemen akla geliveren Lech Walesa’nın yolundan giderek, Isparta’da doğru hizmet edecek bir Belediye Başkanı olmayı amaçlamıştı.
O günlerde bu güleç yüzlü, renkli kişilikli adam ne derse -baş üstü- yapılıyordu. Walesa adı Halil Doğan’a yakıştırıldı, kabul gördü, benimsenip sevildi. Halil Doğan sadece adıyla ve -melekleri- yakıştırması yapılan mini etekli kızlarla dikkat çekmiyordu. Yeşil alanları imar değişikliği yaparak ticari alana dönüştürenlerle mücadele edeceğini, yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gideceğini ve Isparta-Antalya arasını kısaltmak için teleferik hattı döşeteceğini söylüyordu.

Toplum vicdanını rahatsız eden bir söylevde bulunmuyordu. Yalandan kaçınarak, samimi duygularıyla yapabileceklerini söylüyordu. Ama herkes: “Teleferikle Antalya’ya götürecekmiş, hayalci bu adam…” diyerek, o saatten sonra bıyık altından gülmeye başladı kendisine…
Halil Doğan ciddiye alınmadı, ciddi bir açık arayla diğer seçileceklerin çok gerisinde kalmış olarak seçimleri kaybetti. Sonra o da Isparta’dan uzaklaştı. Babasından kalan tarlaları satarak, Antalya yoluna tomruklardan bir şato inşa etti. İçini eski antika eşyalarla donattı.
Bu yapılanmasını da yadırgadı Ispartalı… Bir süre -deli veli- yakıştırmasıyla onu küçük görmeye, gördükleri yerde görmezlikten gelmeye devam ettiler. Sonra baktılar ki şato muhteşem olmuş, namı çevreye yayılmış, turistler bile görmeye geliyor ve konaklamadan geçemiyor; işte o zaman “Turistler bile…” lafı düşündürdü Ispartalıları… Bu düşünme Halil Doğan’ı akla getirdi. Herkes: “O bizim Walesa’mız… Biz onu çok eskiden tanıyoruz, kendisini çok severiz.” demeye başladı. Böylelikle yeniden hatırlanmaya ve sıklıkla ziyaret edilmeye başlandı Halil Doğan… Ve onun mimari zekâsını yansıtan ahşap şatosu…
Ispartalılar tekrardan onun “Kabacalı Halil Doğan” olduğunu unutup, “Walesa’mız” rağbeti gösterir olmuşlardı. Uzak tanıyanlarca da böyle biliniyordu.
Paparazziler ünlendirmemişti Halil’i, kendi kişiliği bu üne kavuşturmuştu onu… İnsanlara samimi yaklaşımı ve yalansız konuşmasıyla “Walessa” ismiyle meşhur olmuş, kendisini yakından tanıyanlarca çok sevilmişti.
Ispartalılardan gördüğü bu sevgiye güvenerek 2002 yılında da yine bağımsız olarak seçimlere katıldı. Bu kez hedefinde Ankara’ya gitmek vardı. Milletvekili olmak ve milletin sıkıntılarını gidermekti dileği… Yine kimselere danışmadan, kendi kafasından türeyen fikirlerle propagandasını yapmaya başlamıştı. Kabaca kasabasından getirttiği bir eşeği tüm partilerin bayrak ve flamaları ile donatmış, üzerine binip köy köy, kasaba kasaba dolaşmıştı. Bu halleriyle ulusal medyaya yansımış, bir süre Türkiye’nin gündeminde kalmayı başarmıştı. Ne var ki milletvekili olmayı başaramadı. Her gören onu alkışlayan olmuştu ama oy veren olmamışlardı.

Renkli kişiliğiyle, esprili konuşmalarıyla bir Walesa geldi geçti Isparta’dan… Onun yerini kimse dolduramazdı artık… Taklidi çıksa da asla aslını unutturamaz.
O sevilen ve sayılan bir adam olarak Lech Walesa’dan daha sağlam ve kalıcı bir ün elde etmişti. Yerli-yabancı herkesçe bu ismiyle tanınıyordu ve anılıyordu. Halil Doğan olarak, bu şehirde yıllar önce ölmüştü anlayacağınız.
Walesa olarak yaşadığı sürece de, pek keyif sürdüremedik kendisine… Son birkaç senedir maddi sıkıntılarla mücadele ediyordu. Buna karşın gönlü ve eli açık bir insandı. Yedirmeyi içirmeyi, dostça sohbeti çok severdi. Kendisi de küçük-büyük herkesçe sevilirdi. Onu hayata bağlayan da bu gerçek sevgiydi.
Walesa Halil daha sonraları da birkaç seçime daha katılmıştı. Kendi kasabasında bile seçilmeye layık bulunmayarak, hüsrana uğrayan olmuştu. Ah keşke bir “Belediye Başkanı” ya da “Milletvekili” oluverseydi. Seçildiği andan itibaren bypass ameliyatına girişecek, ülkenin gidişatını düzeltiverecekti.
Olmadı, olamadı. Halil Doğan siyasette aradığını bulamadı. Halk onu belki de doğruluğundan dolayı, yıpratıcı yerlere koymak istemedi. O gönüllere girmişti bir kez, gönül evlerinde Halil Doğan sağlam bir yer edinmişti. Asıl önemli olan da gönüllerde benimsenmek değil midir?
Walesa (her kula nasip olmayan) gönül hanelerindeki misafirliğe layık bulunmuştu. Fakat fani dünyada fazla kalıcı olamadı. Sevenlerini koydu gitti dönülmeze… Lakin gönüllerdeki yeri hep dolu olarak kalacak… Isparta birkaç kuşak daha, renkli kişilikli Walesa Halil’i hatırlayan olacak… Ne diyelim, bizim Walesa’mızın da bu dünyadaki vadesi bu kadarmış. Mekânı cennet olsun…
Ayfer AYTAÇ
(Görseller temsilidir) (Kendim bizzat çektiğim hakiki fotoğrafları da mevcut olup, arşivimden elime geçtikçe yayınlamayı ümit ediyorum.)