Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiğim Karadeniz gezime yönelik yazımı yazmaya bilgisayar başına oturdum. Nasıl başlasam diye düşünüyorum. Zil sesiyle düşüncem bölündü. Kapıyı açtım, meğer komşum gelmiş. Beni bir süredir görememiş de nerelerdeymişim merak etmiş. Sevindim ilgisine, içeriye buyur ettim. Bilgisayarımı açık görünce:

-“Haber mi yazıyodun, başkan hükümet binası yanındaki kaldırımları yeniledi onu yazsana; daha yakın geçmişte döşenmişti oralar. Bunların işi gücü israf anam… Ne olacak taşların hesabı yapılmıyor tabi, kaldırımla kandırarak malı götürüyordur bu adamlar.”
-“Boş ver” diyorum. Hırçınlaşıyor.
-“Boş ver olur mu? Sen gasteci değil misin? Şöyle vurucu bir yazı patlat tatlım, adam yaptıklarını bilmiyoruz sanmasın. Ama bunu benden duyduğunu yazma sakın, malum daha biz emekli olmadık, bir haber uğruna işimizden olmayalım.” diyor korku ifadesiyle…
Hani beni merak edip gelmişti. Daha halimi hatırımı bile sormadı. Ben mi önce ona sormalıydım, fırsat bırakmadı ki sorayım. Hemen şunu yaz, bunu yaz girişti talimata. İki sözün birinde de “aman benden bahsetme” diyor.
Komşuma:
“Merak etme, senden bahsetmem; yolun yeni halini oradan geçtiğimde görürüm nasılsa. Ben zaten genel yazmak istiyorum. Yerel demek istediklerimi bazen bütün gün konuştuğum her insana söylüyorum. Şehrimin menfaati neyi gerektiriyorsa, bireysel uyarılarımı yapıyorum çevremdeki herkese…”
Komşum tavrımdan memnun, gülümsüyerek koltuğa kuruluyor. ikramım olan kahveyi yudumluyor.
Ülkemde genelde de, yerelde de, yazacak konu çok aslında… Ne de olsa gün boyunca pek çok kişiyle konuşuyorum. Her birinden duyduklarımı yazsam, sayfalar dolar taşar. Velhasıl yazılacak konu çok ta, yazmaya bazen takat yok. Ömür biter, kalemler tükenir, lakin konular bitmez. Ama insanımız bir garip. “Bizim ismimizi kayda geçirmeden yaz” dediler mi? İnanın hiç bir şey yazasım gelmiyor. Hem konuşacaksın, hem konuştuğumuzu el bilmesin, sen kendinden bir şeyler karala diyeceksin. Bunun adına ödleklik denir, cesaret denmez. Akıllı deliye söyletir misali, aklınca beni maşa olarak kullanacaklar. Pışık yani…
Vatandaştan bazıları beni gördükleri yerde diyorlar ki:
“Mangalda kül bırakma; başkanı, valiyi eleştir.” Sonra da: “Benden duymuş olma, sen kendin görmüş gibi yaz.”
Olacak iş mi? Gördüğümle yazı yazan biri değilim ki ben. Araştırmadan, karşıya söz hakkı tanımadan atmasyon yazı iftira olur, vebali gelir bir gün seni bulur. Anlatamıyorsunuz işte, gazeteciysen her dediklerini diyenden bahsetmeden yazasın istiyorlar.
Bazıları bana sitem de ediyor “Sen artık vurucu yazılar yazamıyorsun” diyerek…
Onlara: “Ben neyi, nasıl yazacağımı bilirim, kalemim körelmedi merak etmeyin.” diyorum. Bu sebepledir ki, bugün bu gibilerin inadına ne yerel, ne de genel hiçbir konuya değinmeyeceğim.
Komşum dikkatimi dağıtmazsa, fitneleriyle ilhamımı yanımdan ayırmazsa, o evimden gittikten sonra gezi anılarımı aktaracağım.
Ama maalesef bu isteğim bugün mümkün olmuyor. Komşum da konu çok birikmiş… Kocasının eve geç gelmelerinden, yan dairedekilerin eve köpek almalarından, içinde yığılı ne varsa virgülsüz anlattıkça anlatıyor. O rahatlıyor, benim kafam şişiyor, beynimin dinleme kapasitesi dolup taşıyor, yorgun düşüyorum.
Betim benzim sararmış olacak, komşum halimi iyi görmüyor:
“Hadi kalk, ne zamandır yoktun, çıkıp bir çarşı pazar dolaşalım. Hava alalım, dondurma falan yeriz açılırız.”
Dondurma yemekle durulup açılacağımızı sanmıyorum, ama komşum çenesinin kuvvetiyle beni ikna ediyor.
Çarşı tarafına gitmek için otobüs durağına geliyoruz. Bir süre güneş altında bekledikten sonra otobüsteyiz.
Yan yana iki koltuğa oturduk. Şoförümüz kel başlı, siyah gözlüklü, fıstık yeşili gömlekli, sert görünümlü bir tip. Ama inanamayacağınız kadar kibar. Ben böyle bir otobüs şoförüne buralarda ilk kez rastlıyorum. Adam her otobüs müşterisine binişlerinde ve inişlerinde: “ İyi günler, sağ olun” diyor, karşılık verenlere teşekkür ediyor. Güler yüzü olmasa da, dilinden bal damlıyor. Zaten kara güneş gözlüklerinden, yüzünün sertliği dikkat çekmiyor. Şoföre hayret ifademle çakıldım kaldım. Adam da ukalalığın zerresi yok. Ya babasından öğüt aldı “müşteri velinimetimdir” felsefesi uyguluyor, ya da Avrupa ülkelerinin birinde uzun yıllar yaşadı bu adam, yolcuya nasıl davranılması gerektiğini çok iyi öğrenmiş, uyguluyor.
Bizim şehirdeki tüm halk otobüsleri sürücüleri arasında (Benim bir zamanlar yaptığım, şoförler arası centilmenlik yarışması) düzenlense, favorim kesinlikle bu şoför olurdu. Kendisini buradan tebrik ediyor ve teşekkürlerimi sunuyorum. Gerçekten böyle insanlarla hayatın keyifli yönleri anlam buluyor.
Bu centilmen ve çok nazik şoförümüzle seyir halindeyken yanımdaki komşuma:
“Hiç inmesek, böyle bir şoför bir daha denk gelmez” diyorum. O da bana:
“Hakikaten medeni insanın hali başka oluyor, şekilde görüldüğü gibi” diyerek muziplik yapıyor.
Bu arada bir durakta durmaktayız. Orta yaşlı, koyu renk etek bluzlu bir hanım bindi. Her halinden belli bizim şehre yerleşmiş, giyimiyle şehre uyum sağlamış, köy göçerli bir hanım.
Şoförün: “İyi günler hanımefendi” deyişine terslercesine bakıp, cevap vermeden parasını ödeyip arka tarafa geçti. Bize yakın oturan arkadaşını gördü, selamlaştılar. Arkadaşına hemen sordu:
” -Nediiyon gıı, nere gidiyon? Gızını sattın mı? Ne demeye bizim oralara gelmeyon?”
Karşılık beklemeden ardı ardına aynen bunları sordu.
Kadın cevap verdi:
” -Hayır satmadım. Evde… Pek çıkmeyoz bi yere…”
” -Çıkmazsan gızı sataman tabi, gezcen ki görcekle…”
Sonra ikinci soru geldi.
” -Oğlunu everdin mi?”
Cevap anında geldi.
” -He everdim onu. Memleketten gız aldık.”
Ağlayayım mı güleyim mi, anlayamadım. Neyi satıyorsun, neyi satın alıyorsun. Kızlar sebze meyve sanki… Sulandı, büyüdü, pazara getir sat…
2000’li yıllardayız ve hala kızlar için sattım cümlesi kullanılıyor. Erkekler evlendiriliyor, kızlar satılıyor. Aradaki farkı biri açıklasa da öğrensek. İkisi de evlat, ama biri kız sonuçta deniyor adeta, neden peki?
Çocuklara karşı her zaman şefkat ve merhamet dolu olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dışarıda bir çocuk gördüğü zaman mübarek yüzünü ayrı bir mutluluk kaplar ve çocuğu kız ya da erkek olmaksızın ayırım yapmadan sevgi göstererek kucaklarmış. Kız çocuklarını hor görmenin yanlış bir tutum olduğunu belirten Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlatlarında ayırım yapan kişilerin, bu davranışlarının Allah’ın (celle celaluhu) takdirine razı olmadıklarından dolayı yaptıklarını buyurmuş.
Biz ilim cahili olduğumuzdan neyin nasıl olduğunu bilmeden yaşamış olmak için yaşıyoruz, göçüyoruz işte…
(Komşuyla konuşalı gezi konum dağıldı. İnsanız, konuşmadan duramıyoruz. Fırsat bulunca asıl konuya -gezi yazılarımı- yazmaya koyuluruz…)
Ayfer AYTAÇ