ÜRETMİYORUZ TÜKETİYORUZ

ÜNİVERSİTELERİN VE ÖZEL HASTANELERİN ÇOKLUĞUYLA GELİR ELDE EDİYORUZ…

KİMİMİZ KABULLENMİŞİZ, ŞÜKREDİP YAŞAMIMIZA DEVAM EDİYORUZ…

KİMİMİZ DE HEP ŞİKAYET EDİYORUZ. DOĞRUSU HANGİSİ, BİLMİYORUZ…

Allah affetsin, ne olacak sonumuz bilmiyoruz. Böyle yaşamaya devam edelim bakalım, korunur muyuz, batar mıyız? Bildiğim, bir an önce vahim halimizi anlamak zorundayız.
Geride bıraktığımız yaz aylarında Ege bölgesine ziyaretlerim oldu. Güzide İzmir ilimize ve mesir macunuyla namlı Manisa’ya gittim. Günlerce, gecelerce kaldım. Oralarda daimi ikamet edenlerle görüştüm. Oralara ulaşıncaya kadar da yol boyunca uğrak yerlerim oldu. Aydın, Nazilli vesaire…

Gördüğüm her yer, abartısız birbirinin aynıydı. Şehirlerin girişinden itibaren çok katlı binalar, şehir içlerinde dar yollarda dolu arabalar… Kafelerde bilimden uzak gençler, kahve sandalyelerine kaykılmış, taş kıran orta yaşlılar… Bir de dışından bile albenili özel hastaneler…

2000 yılları öncesi kendi şehrimden başka yörelere gittiğim zaman içimi bir heyecan kaplardı. Başta havası, suyu olmak üzere her yönden farklı yerler göreceğim, değişik görüşte insanlarla tanışacağım düşüncesiyle… Şehirlere girerken çıkarken tarlalarda kadın-erkek çalışanlar dolu olurdu. Ekim-dikim yapanların gayretini daha yakından görmek istercesine, otobüsün camına yüzümü yaslayıp gözden kaybedene dek seyrederdim. Her yörenin iklimine göre, o yörenin köylü halkı tarımla uğraşırdı. Bazı bölgelerde fabrikalarda bulunurdu. İplik fabrikası, kumaş fabrikası… Bazısı devlet destekli kükürt fabrikası, Sümerbank fabrikaları gibi…

Zanaatkarımız çoktu; elleri kazançlı, gönülleri toktu. Tembeller gayrısı işsizimiz neredeyse yoktu. Siyasetin desteğiyle pek çok iş koluna köstekler vuruldu. Köylüler şehirlere göç etmeye teşvik edilince, bağlarını-bahçelerini satıp savıp şehirde apartman hayatına adapte olmaya koyuldular.

Bu kapitalizmin bir tuzağıydı. Zira tarlasında çalışan insan akşam evine yorgun dönüyor, dinlenme sürecinde eğlenmeyi bilmiyor, para harcamıyordu. Eğlenme yoksa, insanoğlu cicili bicili kıyafete de gerek duymuyordu. Kazancını hep daha verimli üretime yönelik kullanıyordu. Dolayısıyla bu kapitalizmin işine gelmiyordu.

Doldurdular milleti şehirlere, üretmeği unutturup tüketmeyi öğrettiler. Ne ara ne oldu bilemiyorum. 2000 yılları ve sonrasında gezdiğim yerlerde gördüğüm manzaralar ve duyduğum sözler hep aynı… İnsanların çoğu çalışmadan hazırdan geçiniyor. Avantadan demek daha doğru olur. Banka faizlerinden, üniversiteli gençlerin kafelerde harcamalarından, falandan filandan gelir. “Ye, giy, gez, çoş…” kültürü geliştirilmiş, giderek de yaygınlaştırılıyor.

Üretim yok… Varsa da bazı yerlerde, yetersiz düzeyde… Fakirimizde çok, gizli zenginimizde… Misal İzmir-Manisa arasındaki dağlık bölgeye yerleşim yerleri kondurulmuş. Birbiri üstüne evler, çoğunlukla gecekondu dolmuş. Sanırsınız Brezilya’daki favela bölgesi olmuş. Bunların bazıları da hayatlarını kredilerle, yani borçlarla idame ettiriyorlardır şüphesiz ve o borçlarda faiz yükü demektir.

Ülkemde lüks içinde yaşayanlar ve hep dışarıda yiyip içenlerde çok… Nasıl oluyor? Aklım nasılını biliyor ama çare üretemiyor… Maalesef insanların çoğunun derdi de zaten çare bulunması değil… Çünkü kimse kimsenin umurunda değil… Gemisini yüzdürebilen kaptandır, halleri… Hırs bürümüş gözleri… Her şeyden daha, daha çok ister olmuşlar. Vah bizlere! Bedenler obezlikten mustarip, ruhlar açlık sınırında…

Çoğunluk her yerde olduğu gibi faizden ve öğrenciden geçiniyor, dedik. Yalan demedik… Adam zeytinliğini satmış, apart daireler edinmiş. Öğrenci kirasını bankaya yatırıp, güya geleceğine yatırım yapıyor. Yaptığı yatırımda, bir gün geliyor özel hastanelere gidiyor. Kapitalizm sana para biriktirtir mi hiç… Hep borçlu kalınmasını ister. Bu sebeple üretmeden tüketerek hasta olunuyor. Vücut hormonlu gıda yüklenerek ve kahve köşelerinde köşe dönme hayalleri kurarak hantallaşıyor. Bu hayaller değil mi, insanımızı hileye alıştıran…

Ziraatçı da haklı belki… Zira ürettiğinin değerini hiç alamamış ki… Çalış çabala hakkını alamama durumundan gına gelince, mücadele etme yerine işin kolayına kaçmış, belli ki sabrı taşmış… Bu gidişat ülkem ve insanımız için hayra değil! Lakin hiç bir şey yapmadan sürekli yakınmaktansa “Daha iyi olmak için ne yapabilirim?” sorusuna bir an önce cevap vermemiz lazım…

Ayfer AYTAÇ

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top