Şu medya sektörü ne yaygaracı… Reyting uğruna yapmadıkları yok… Televizyon haberlerinde izledim, İstanbul’daki taksicileri kötülüyorlardı. Genel konuşmasalar anlayacağım, hani beş parmağın beşi bir değildir ya. Alın size taksicilere yönelik -güzel ahlak- tanımına uygun başımdan geçen iki örnek:
Gecenin saat birinde İstanbul Avcılar’dan Ümraniye’ye gidiyorum. Bindiğim son seferindeki belediye otobüsü Mecidiyeköy yakınlarında arızalandı. Otobüste ikametgahına kavuşmak isteyen yolcular olarak on kadar insanız. Şoför indirdi bizi, başımızın çaresine kendimiz bakacağız.
Kaldım yolda… Sokağa terk edilmiş kedi durumundaydım. Yolculardan biri bir taksi numarası verdi. Numarayı verirken taksicileri de kötüledi: “Aman dikkat et! Kimi fırsatçı fazla paranı alır, kimi yalnız kadınsın diye nefsine uyar.”
“Ne şimdi bu? Ne demek bu laflar? Sen içime korkuyu saldın; az da olsa güven duygum varsa, kökledin aldın.” diye sitem ettim.

Mecidiyeköy üst geçit altındayım, etrafımdan her türlü insan gelip geçiyor. Sokağa mı güvenmeliyim, taksiciye mi? Etrafımda bildiğim karakolda yok ki, gidip sığınayım.
Ruhumun daraldığını hissettim. İç sesime uyup aradım. Bir kaç dakika sonra taksi geldi. Biraz çekinerek bindim taksiye… Tek başımayım ve şehrin bu taraflarını hiç bilmiyorum. Taksici genç, kibar bir adam lakin kibarlığına kanmamaya çalışıyorum. İçim korkudan titriyor, belli etmemek için hiç konuşmuyorum. Sadece gideceğim yeri söyledim. Yola koyulduk, arka koltukta kaybolurcasına büzülüyorum ki, taksici aynadan beni dikizlemesin. “Ne yani, onun gözünü yoldan ayırmaması gerek zaten…” diyor iç sesim… Duymazdan geliyorum.
Güven sorunu yaşıyorum. Sokak ortasında kalmak daha sıkıntılı olabilir diye düşünüp bindim. O anlarda hissettiklerimi, gecenin bir yarısı sokakta kalanlar anlar… Evin kıymeti de çok iyi biliniyor o anlarda… İçimden ettiğim duaların duraksaması yok… Taksici bir saat geçmeden varacağım yere beni salimen ulaştırdı. Çantalarımı toplarken kısık ses tonuyla sordum:
“Borcumuz nedir?” duymazdan geldi. Tekrarladım… O, sağır birine duyurmak ister gibi yüksek sesle konuştu:
“Kardeş biz yolda kalandan para almayız. Altmış kilometre yol yaptım. Şu kadar benzin yakmıştır araba, onu verdin mi helalleşiriz.” dedi.
Cebimden yirmi lira çıktı, verdim. Ardından tam teşekkür edeceğim, taksici bir el hareketiyle beni susturdu:
“Yok kardeşim yok, bu yirmi lirayı da almıyorum. Yanında bulunsun, lazım olur. Haydi geceniz hayrolsun…” dedi.
Ben parayı vermek için ısrar edince:
“Bize büyüklerimizce yolda kalana yardımcı olmak emredilmiştir kardeş… Bütün gün iş çıkmadı, deniz kenarında balık tuttum. Akşam içime bir hüzün çöktü. ‘Bugün iyilik yapamadım.’ diye üzülüp duruyordum. Sen bana bugün iyilik yapmama vesile oldun.” dedi.
“Allah senden razı olsun. Yolun açık olsun.“ diyerek ardından el salladım. Sayesinde Ümraniye’deki kaldığım misafirhaneye rahatlıkla ulaştım.
Başka bir günün akşam vaktinde İstanbul’un Haliç kıyılarında yorgun, bitkin hallerdeyim. Konakladığım yer Sütlüce sırtlarında bir ev, eve varabilsem dinleneceğim. Yol karşımda duruyor, uzak değil lakin dik yokuş… “Bismillah…” deyip o yokuşa yöneliyorum. Tırmanmam mümkün olmuyor. Dizlerim kilitlendi, adeta beni yolda ilerletmiyor. Gözümden sicim gibi yaşlar inmeye başladı. Ben ne ara bu hale düştüm? Bir yokuşu bile çıkamıyorum…
Kendime olan kızgınlığım yaşlanmış olmama yönelik… Gençliğimde dağ-bayır dolaşırdım, zerre yoğunluk/yorgunluk bilmezdim. Neyse, sürüklenircesine ilerleme gayretindeyim; öfkem artıyor, ağlamam şiddetleniyor. O sırada yanımda büyük oğlum da var. Beni kolumdan çekiyor, arada bir: “Ha gayret!” diyerek arkamdan itekliyor ama nafile… Sonunda ağlamama dayanamıyor, dur bir taksi çağırayım diyor:
“Ev çok yakın, ne taksisi?” diye itiraz ediyorum. Yokuşu aşabilsek, camiye ulaşacağız. Cami sokağının hemen başındaki evin bitişiği de, bizim konaklamak için kaldığımız ev…
Dizlerimden sonra adımlarımda kilitlendi, yerden kalkmıyor. Ağlamamda daha bir dıştan belirgin oldu. Salya sümük birbirine karıştı. Hıçkırıklarım çevremi kuşattı. Oğlum dayanamadı, yoldan geçen bir taksiyi durdurdu. Taksici elimden çantamı aldı, oğlumla birlikte beni arka koltuğa oturttu. Beş dakikalık bir mesafeyi Haliç kıyısından dolaştırarak yarım saate çıkardı. İçimden söylenip duruyorum:
“Fırsatçı adam, buldun Anadolu insanını kazıkla bakalım. Hakkınızda denilenler doğruymuş, bazılarınız fırsattan istifadeciymiş. Ağrımdan sızımdan yararlan bakalım. Acaba kaç lira isteyecek, bir de gece tarifesi olursa, vay halimize..!” deyip duruyorum.
Ve lakin gecenin geç bir vakti şoföre bir şey yansıtmıyoruz. Koca İstanbul; adam kimin nesi, kimin fesi, hangi durağın taksicisi bilmiyoruz. Sokaklar ıssız… Dışarıda feri kaybolmaya yüz tutmuş ay ışığı, her türlü olumsuzluğu gizlemeye müsait…
“Binmeden plakasını alsaydım keşke… Sorsam mı ki… Yok, ağzımı açmayayım. İtiraz edici bir şey diyecek olsam, çeker bizi ormana, keser atar Mazallah…”
Kötü bir şey olursa kimsenin ruhu duymaz korkusu kapladı bedenimi… Oğlum kendine olan güveninden gayet rahat, arabanın camından denizi seyrediyor. Benim içim rahat olmadığından cenderede gibi sıkışmış büzüşmüş vaziyetteyim. Gözyaşlarım bile korkudan kurudular.
Nihayet şoför bizi kazasız belasız evin önünde indirdi. Oğlum:

“Borcumuz ne abi?”diye sorunca, taksici:
“Ne borcu aslanım, şuradan şuraya geldik. Teyzemin gönlü olsun, gözyaşları dinsin diye biraz Haliç turu yaptırdım. Umarım iyi gelmiştir teyzeye…” dedi. Ve ısrarlarımıza rağmen paramızı almadı.
O an ön yargılarımı tekzip ettim. Olumsuz düşüncelerle dolu beynimi frenleyip:
“Allah razı olsun genç adam, hayırlı işlerin olsun…” diyerek dualarımı dile getirdim. Şoför ise nezaketle yanıma yaklaştı, yine kolumdan tutarak taksiden inmeme yardım etti. Bana da: “İstanbul’da böyle iyi insanlar da var.” dedirtti.
Ahlak, bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkasına yapmamaktır. Bu herkesin görevidir.
Güzel ahlak ise bizim gönlümüzü kanatlandıracak davranışlarla karşılaşmamız ve aynı davranışları sergilememizdir. İşte bu iki örnek, o güzel ahlak sahipleri…
Bizim bugün ihtiyacımız olan ahlak, arada bir karşılaştığımız kahramanlarımızdır. Onları hatırladıkça, onlarla karşılaştıkça, gelecekte meyve umutları veren çiçek kokuları dolar ruhuma… Güzel ahlaklıların çoğalması temennisiyle…
Ayfer AYTAÇ