Size Hak Olan Bize Reva mı?
Kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok!
Mahalle düğünlerinden gına geldi. Bu geleneği kim buldu ve sürdürmesine vesile olduysa… Hayır hayır, beddua etmeyeceğim. Sadece -hiç iyi etmemiş- diyeceğim. Onun yüzünden bilhassa yaz ve sonbahar ayları geldiğinde her hafta sonları baş ağrılarına maruz kalırız. Bazılarının dinlenme süreci olarak özlenen vakitler olan hafta sonları; birilerince de farklı yaşayacakları zamanlar olarak belirlenmiştir.
Bahsi geçen haller ve vaziyetler:
Birlikte mutlu yaşayacaklarına inanarak evlenme kararı alanlar, ailelerce erkekliğe adım atma kararı verilen oğlan çocukları ve askere çağrılan gençler… Ve bunları buluşturan nokta; mahalle araları, sokaklar… Davul-zurna eşliğinde sokak eğlenceleri…

Bir sürü insan bir araya geliyor, eğlencenin doruğuna eriyor. Yığınlar halinde sokaklara dağılıp; salt kendilerini ilgilendiren mutlu günlerini konvoylar oluşturarak, kornalar çalarak, kendileriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara gösteri etmek nedendir? Bunlar aslında bir çeşit çevre kirliliğidir. “Düğün elle, harman yelle…” elbette… Ancak kırk kat eli rahatsız ederek olmamalı bu süreç… “İki kişiye börek, benim neyime gerek…” durumları söz konusu… Düğün iki kişiye, niye rahatsızlık veriyorsun komşuya?
Düşünün; evden kız gelin gidecek, damat kapıda bekletilip davul-zurna ile kız evinin nazını niyazını bekleyecek… Sonra bahşiş verip gelinin koluna girecek, güm güm sesleriyle yedi düvele evlendiğini ilan edecek…
Of be! İyi olanı yapmazlar; bâtılı benimser, kaçmazlar. Onların keyfi uğruna, bütün bir günün ardından çektiğiniz fiziksel ve zihinsel yorgunlukla akşam olur.
“Oh, biraz dinleneyim…” diyecek olursunuz, bu defa evinizin arka sokağında bahşişe odaklı bir klavyecinin, detone sesiyle şarkı ve türkülerini dinlemek zorunda bırakılırsınız. Gürültüden kaçmak için sıcak ortamda camı-kapıyı sıkıca kapatmanızla, günden kalan yorgunluğunuz ıstıraba dönüşür.
Ne koltuğa uzanıp televizyona bakmaktan, ne ailenizle sohbet etmekten, ne de yemekten-içmekten zevk alırsınız. Kafanızın içinde cümbüş-eğlence gırla… Gece yarısına kadar, hatta ertesi günden çalınmış bir vakte kadar süren çalgı sesleri, uyuma ihtiyacınıza da ket vurur. Hele bir de evde hastanız, yaşlınız, küçük bebeniz varsa, vay halinize! Gürültüye mahkumiyetiniz, masumlaştırılamaz hale dönüşür.
Gün ağarınca sokağa atarsınız kendinizi, biraz olsun mahallemin çengisinden/çalgısından uzaklaşayım diye… Ne mümkün; yolunuza dizili, önünüzden geçen, aynasına havlu bağlanmış on beş yirmi aracın çıldırtan klakson sesleri… Gelin, babası evinden alınmış, kocası evine götürülmekte… Siz de ister istemez bu şatafata eşlik etmektesiniz.

Halbuki bunca tantanaya ne gerek var değil mi? Belediyelerin, derneklerin her bütçeye uygun düğün salonları, eğlence tesisleri var. İlla ki geçmişten gelen geleneklerimizi sürdüreceğiz diye; sokaklara, caddelere dökülüp masum insanları rahatsız etmek, yargısız infazdan öte bir şey değildir.
Geçmişte evler bu kadar sık değildi. İnsanların çoğu bedenen çalışan değildi. Mahallelerde sosyal tesisler mevcut değildi. Davetiyeler matbaa baskılı değildi. Dolayısıyla “Duyan, duymayana duyursun…” mantığıyla, sokağa yayılıp düğünler yapılıyordu. Çevreden çağrılmadık komşu bırakılmıyordu. Şimdi ise “Dost-düşmana nâm olsun, kâr olmasın…” zihniyetiyle geleneğe sığınılıyor. Belki de düğün salonuna para vermeyerek kâr da gözetiliyor.
Bu düşünceyle bence zaman ilerleyecek ama bu tür düzenekler -gelenek- bahanesiyle baki kalacak… Hiçbir şeyden habersiz evlerinde çaylarını yudumlamaya çalışan insanlar; uyumaya çalışan bebekler ve çocuklar, hastalar ve belki de misafirler, ne yazık ki sürekli iki üç gün boyunca had safhayı aşmış gürültülerden rahatsızlık duyacak…
Bu düğünlerde ve konvoylarda işin bir de tehlikeli boyutu var. Yeni moda olmuş… Varlıklısı-darlıklısı maytap veyahut havai fişek patlatır olmuş…

Ya birbirlerini geçmek ister gibi hız sınırlarını zorlayan konvoydaki araçlar? Trafiğin aksamasına neden oldukları gibi; dalgın insanların, yaşlıların ve çocukların kaldırımda yürümelerinde bile paniklemelerine sebep oluyorlar. Gelin arabalarının önüne para istemek için atlayan çocuklar da, bu konunun en vahim yönü…
“Şu güne kadar tehlike yaşanmadı.” diye düşünenler… Bir şeyden vazgeçmek için illa tehlikesinin görülmesi mi gerekir? Bir yanlışı vakitlice kavrayıp, canlar yanmadan tadında bırakmak en güzeli değil midir?
Gelin -gelenek bellenen- çevre kirliliğini “Kul hakkına girme…” bilip geride bırakalım. Medeni bir ülkeye bu tür davranışlar yakışmıyor. Köylerimizde bile düğünlerde silah atmak, gece geç vakte kadar davul-zurna çalmak kaldırılmış. Çoğu köylerimizin girişlerinde “Bu köyde düğünlerde silah atmak, taşkınlık yapmak yasaklanmıştır.” yazılı tabelalar asılı… Köylere örnek olması gereken şehirlerde ise, gece yarısından sonra bile havai fişek gösterileri ve silah sesleri yükseliyor. Bu sesleri duydukça dünyadaki savaşları düşünüyor, daha bir hüzne ve korkuya kapılıyorum.
Kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok, biliyorsunuz. Bu davranışlar size hak, bize reva olarak yorumlanırsa, bu konuya riya karışır. Çünkü sizin de rahatsız olduğunuz ve şikayet gerektiren yanlış bulduklarınızla karşılaşmanız kaçınılmazdır. Sormazlar mı o zaman “Ne yani, rahatsız edilmek nasılmış?” diye…
Ayfer AYTAÇ